İslam ve Bilim – Hilmi Yavuz

İslam’ın entelektüel geleneğinde bilimin konumu nedir? Bu kışkırtıcı soruya verilecek cevapların İslam’ın zihin tarihine ilişkin birçok önemli meselenin analizine büyük katkı sağlayacağını düşünüyorum.

İşe önce ‘bilim’ kavramının açık ve seçik bir biçimde tanımlanması ile başlamak gerekiyor. Bilim, gerçekliğin bilgisidir ve bu gerçeklik, analitik olarak iki düzlemde ele alınmalıdır: [i] Gerçekliği bilim belirler; ve [ii] Bilimi gerçeklik belirler. Gerçekliğin bilim tarafından belirlenmesi, neyin gerçek obje sayıldığına bağlıdır. Ptolemaios’a göre, gök mekaniğinde dönen, hareket eden güneştir; Galileo’ya göre ise, duran, hareket etmeyen Güneş! Gerçekliğin bilimi belirlemesi ise neyin bilim sayılması gerektiğine ilişkin kuralların, ölçütlerin ve normların [episteme] gerçekliğe bağlı olmasıdır. Foucault’nun bildirdiği gibi, mesela 16. yüzyılda bir doğabilimcinin, Aldrovandi’nin ‘bilim’ dediğini, 18. yüzyılda Buffon’un bilim saymamasıdır. Dolayısıyla bilimin ve Gerçekliğin karşılıklı olarak birbirlerini belirlediklerini, o nedenle de aralarında bir ayniyet [identité] ilişkisi bulunduğunu söylemek mümkündür.

Bilim, teori’dir: Teori, doğa bilimlerinde [Fizik] matematik eşitliklerle dile getirilen yasalarla inşa edilir. O nedenle de Galileo, ‘matematik, Doğa’nın dilidir’, demiştir.

Burada, herhangi bir yanlış anlamayı önlemek için meseleyi, insanî bilimler üzerinden değil, doğa bilimleri, özellikle de fizik üzerinden ele aldığımın bilinmesini istiyorum. İslam düşüncesi, gerçeklikle olan ilişkisini, bilimin ve felsefenin ortak sorusu olan ‘Bu, nedir?’ sorusunu sorarak başlamamış görünüyor. İslam, ‘Bu, nedir?’ sorusunun cevabını Gayb’a bırakmış; ‘bundan nasıl yararlanabilirim?’ sorusunu öne çıkarmıştır. Dikkat edilsin: ‘Bu nedir?’ sorusu, Teori’ye; ‘Bundan nasıl yararlanabilirim?’ sorusu ise Pratik’e aittir. İslam’ın objelerle kurduğu ilişki, teori [bilim] ile gerçeklik arasında değil, pratik ile gerçeklik arasındadır.

*

Geçen haftaki yazımda, biri epistemolojik [‘Bu nedir?], ötekiyse teknolojik [‘Bu, ne işe yarar?] sorunun, İslam’ın zihin tarihini belirleyen sorular olduğunu bildirmiş; İslam’ın, ‘Bu, nedir?’ sorusunun cevabını geriye ittiğini; ‘bundan nasıl yararlanabilirim?’ sorusunu öne ise çıkardığını dile getirmiştim… Dikkat edilsin: ‘Bu nedir?’ sorusu, Teori’ye; ‘Bundan nasıl yararlanabilirim?’ sorusu ise Pratik’e aittir. İslam’ın objelerle kurduğu ilişki, teori [bilim] ile gerçeklik arasında değil, pratik ile gerçeklik arasındadır. Heidegger, Sein und Zeit’da, iki Varlık alanını ayırd eder: [i] insanın kendisini dünyada, anlamlarını, belirli birtakım pratik görevler bağlamında işe yararlılık ya da işe yaramazlıktan alan objelerle [‘Zuhandensein’] kuşatılmış olarak bulduğu alan ve [ii] objelerin bir sorgulama [‘bilim’] objesi ya da ‘objektif görme’ [‘teori’] objesi olarak [‘Vorhandensein’] konumlandırıldığı alan. Böyle bakıldığında, İslam düşüncesinin, bilgi objesine değil, gerçek objeye yöneldiği [intentionalité] söylenebilir.

Bu niçin böyledir;- şundan dolayı: Eşyanın [gerçek objelerin] ne oldukları bilgisi, Gayb’a aittir. Her ne kadar Kur’an-ı Kerîm’de Gayb ve Şehadet âlemleri arasında temelli bir fark öngörüldüğü, Şehadet âlemine [Bu dünyaya] ait gerçek objelerin, deney ve gözlem yoluyla bilgi objesine dönüştürülebilmesinin mümkün olduğuna işaret eden âyetlerden söz ediliyorsa da [Bkz: Alpaslan Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, İnsan Yayınları, İstanbul 1992, s: 170-174] bu âyetler, özellikle de Al-i İmrân’da, 190 [ve ayrıca Neml 60-64, Mülk 3-4.] buyrulan ‘Göklerin ve yerin yaradılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette akıl sahipleri için ibret verici deliller vardır’ ile, ‘Şehadet âleminin bilgisi olup insanın kendisinin bilimsel çalışmalarla ulaşabileceği’ gibi bir sonucun değil, tersine Allah’ın [c.c.] büyüklüğü, yüceliği ve Mutlak Kudreti konusunda ‘ibret’ alınarak iman edilmesi gibi emredici bir sonucun çıkarılması gerekir. Şehadet âleminde Allah’ın Kaadir-i Mutlak oluşuna ilişkin ‘ibret’ verici kanıtları, Gayb’a iman etmenin kanıtları olarak okumak yerine, bilimsel bilgiye ulaşmak bağlamında deney ve gözlem konusu olarak okumak? Bu, Gayb’ı bilmeye çalışmak anlamına gelmiyor mu? Kur’an-ı Kerîm’in uyarısı açıktır: ‘Yoksa Gayb yanlarında da, oradan mı çıkarıp yazıyorlar?’ [Kalem, 47].

Üstelik sadece deney ve gözlem önermeleri ile gerçek objeyi, bilgi objesine dönüştürmek de sözkonusu olamaz. Chalmers’in belirttiği gibi, ‘gözlem önermeleri bir teorinin diliyle düzenlenir ve kullandıkları teorik ve kavramsal çerçevenin kusursuzluğu içinde kusursuz olurlar’ [Alan Chalmers, Bilim Dedikleri, Vadi Yayınları, Ankara, 1994, 71].

Varsayalım ki, Şehadet âlemi, Prof. Açıkgenç’in öne sürdüğü gibi, deney ve gözlemlere açık olsun, bu durumda Teori’yi nasıl inşa edebileceğimiz konusunda herhangi bir bilgi verilmediğine bakılırsa nasıl bir sonuca varacağız? Deney ve gözlem Şehâdet âlemine, Teori Gayb’a mı ait diyeceğiz?

*

Dikkat edilirse, İslam düşüncesinde Pratiğin ya da teknolojik bulguların Bilim sayıldığı görülecektir -Teori ile Pratik arasındaki farkı bilmemenin ya da göz ardı etmenin sonucu! Bakınız, sadece sokaktaki sade vatandaşın değil, birçok entelektüel nezdinde bile, bugün telefonun mucidi Alexander Graham Bell’in, radyonun mucidi Marconi’nin veya ampulün mucidi Edison’un ‘bilim adamı’ muamelesi gördüğüne tanık olmamız bundan dolayıdır. Elektriğin yasalarını formüle eden Faraday veya Maxwell’i, fizikçiler dışında kimse duymamıştır bile…

Pek iyi de, objelerin gerçek mahiyetinin ne olduğu sorusunun cevabını geriye itmek, bu cevabı Gayb’a bırakmış olmak bağlamında, bir ‘mü’min fiziği’ inşa etmeyi mümkün kılar mı?

Aziz kardeşim Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay, [‘Bilimin Değeri Meselesi’, Ebabil Yayınları, 2010] ünlü Fransız bilim adamı Pierre Duhem’in, geçen yüzyılın başlarında bu kavramı, ‘Mü’min Fiziği’ [‘Physique de croyant’] kavramını kullandığını hatırlatıyor. Burada asıl mesele, Duhem’in, Bolay’ın deyişiyle, bizi, bilimin ‘hakikat hakkında bir şey öğretmeyecek’ bir sonuca taşıyıp taşımadığıdır. Bolay, 1904 yılında Duhem’i ağır şekilde eleştiren Abel Rey’in, onun [Duhem’in] ‘tam bir bilimsel şüphecilik anlayışı içinde’, felsefesini bir ‘mü’min kişinin bilimsel felsefesi ol[arak]’ inşa ettiğini öne sürmüştür. Bolay, Duhem’in Rey’e verdiği cevabı alıntılıyor; -şöyle: ‘Şüphesiz ben, bütün kalbimle Tanrı’nın bize vahyettiği hakikatlere [‘aux vérités’] ve Kilisesi vasıtasıyla talim ettiği şeylere inanıyorum. Ben hiçbir zaman imanımı gizlemedim ve o imanı muhafaza edeceğim, onu kalbimin derinliklerinden hissediyorum, ondan dolayı asla utanç duymuyorum. Diyebilirim ki benim öğrettiğim fizik, bir mü’minin fiziğidir.’

Soruyu tekrar soralım: Gayb’a dayalı bir ‘mü’min fiziği’ mümkün müdür?

Bolay da, Duhem’in bizzat kendisinin, ‘dindar olmakla birlikte, metafiziğe ve dine dayalı bir fiziğin kurulamayacağına kani’ olduğunu belirtiyor. Doğrudur, ama ‘mü’min fiziği’, Duhem’in önesürdüğü gibi, metafizik ve dinsel temellere dayandırılmadan inşa edilebilir mi? Modern bilimin metafizik temelleri üzerine Newton’dan sonraki teorik çalışmalar göz önüne alındığında bunun pek de mümkün olmadığı söylenebilir. Bir başka türlü söylersem, ‘mü’min fiziği’, metafizik temellere dayanmadan inşa edilemez. Nitekim aksi görüş içeren beyanlarına rağmen, Duhem de, son tahlilde, ‘Fiziği aşan düzenli bir inanç, fizik teorinin tek varlık sebebidir’ dememiş midir?

Şimdi galiba asıl soru şudur: Duhem’in ‘mü’min fiziği’, Gazalî’nin Vesileciliği [occasionalisme] ile temellendirilebilir mi?

Burada aslında, Batılı bilimin en vahim zafiyetlerinden biri olan Tümevarım meselesini ele almak gerekiyor. Tümevarımın [induction] bir zorunluluk olarak inşa edilmesinin mümkün olamayacağını, önce Gazalî, çok daha sonra da David Hume kanıtlamışlardı: Doğa’da zorunluluk [necessity], dolayısıyla Nedensellik yasalarından değil, olsa olsa olumsallık [contingency], dolayısıyla İstatistik yasalarından söz edilebileceğine göre meseleye nasıl bakmak gerekecektir?

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir