Ali Ünal – Tarih Felsefesi

19447735-Vintage-still-life-Lente-di-ingrandimento-d-epoca-si-trova-su-un-antica-mappa-del-mondo-Archivio-Fotografico

Mühim bir ölçü İlimlerde usûl temeldir. Hz. Bediüzzaman, geçmişi değerlendirme konusunda usûl adına önemli bir ölçü verir: “Araştırmacı dalgıç olmalı, zamanın tesirlerinden sıyrılabilmeli; mazinin derinliklerine dalmalı; mantığın terazisiyle tartmalı; her şeyin kaynağını bulmalıdır.” Bugünün aynasından tarihe ve tarihî şahıslara bakmak, yanlışa götürür.

Modern bilim ve ilmî objektiflik

Modern bilim, parametreleri, bakış açısı ve hareket noktaları Batı’da çok ciddî eleştirilere konu olduğu halde, bizim gibi “üçüncü dünya” ülkelerinin bilhassa akademik çevrelerinde âdeta kesin doğru itibarı görüyor. Oysa, modern bilimin objektifliğini ve birtakım ön kabullere dayanmadığını iddia etmek zordur. Meselâ, Batı’da 18’inci asrın ortalarından itibaren İslâm, Kur’ân ve Peygamber Efendimiz (s.a.s.) hakkında önceki dönemlere nispeten biraz daha insaflı bir yaklaşım var. Fakat önceki asırlarda İslâm, Kur’ân ve Peygamber Efendimiz (s.a.s.) hakkında Hıristiyanlık adına aynı cephelerden, aynı üslûp ve ifadelerle saldırı varken, söz konusu yaklaşımda âdeta birbirlerinden kopya etmiş veya anlaşmışçasına başka aynı cephelerden benzer hücumlar yapılıyor. Birtakım doğrular ve itiraflara yer veren bu yaklaşımın, bu doğrular ve itiraflar temelinde pek çok ağır iftiraları kabul ettirme gayesi güttüğünü düşünüyorsunuz. Edward Said, bu yaklaşım için “emperyalizm ve sömürgecilik temelli oryantalizm” değerlendirmesinde bulunuyor.

Bilim, tarih ve vahiy

Diğer yandan, Sartre, Toynbee, Russell, Orwell, Vladimir Nabakov gibi ünlü filozof ve edebiyatçıların bile CIA tarafından kullanıldığının ciddî ciddî yazılıp konuşulduğu bir dünyada bilhassa diğer beşerî ilimler gibi, modern veya post-modern tarih yaklaşım veya felsefelerinin de dinî veya politik gayeden bağımsız olduğunu söylemek zordur. Meselâ, K. R. Popper‘e göre, ilerlemeciliğe dayalı Hegel tarihselciliğinin altında Prusya’yı kendisine itaat edilmesi tarihin ve Tanrı’nın kaçınılmaz hükmü olan bir devlet olarak kabul ettirmek maksadı yatmaktadır. Tarih veya tabiî bütün bilimlere mevcut konum, karakter ve misyonunu biçen, “bilimselliğin” tarifini yapan, belli bilim adamlarıdır. Ateizm/materyalizm veya agnostisizm, hattâ deizm önyargısına saplanmış bilim adamlarının ilim anlayış ve ilme tayin ettikleri temel misyonu kabul etmek mecburiyetinde değiliz. Onlar ilmî bulmuyor diye, meselâ vahyi ilmin en kesin kaynağı olarak görmekten vazgeçemeyiz. Vahyi inkâr için hiçbir ilmî delil yoktur; ispat için ise şu “bilim” asrında bile milyarlarca insanın dine tâbi olması; peygamberlerin peşinden gitmesi; peygamberlerin kendi zamanlarında yalan söylemekle itham edilememeleri ve meselâ Peygamber Efendimiz’in Kur’ân’da ve sahih hadiste gelecekle ilgili açık ve kapalı olarak verdiği yüzlerce haber içinde henüz tek bir tanesinin olsun yanlış çıkmamış olması yeter. Bütün tarih boyunca da, bu arada İslâm’ın ilk beş asrında da fevkalâde ilim yapıldı ve modern dönemlere gelinceye kadar ilim adamları -kısmen Hıristiyan skolastisizmi hariç- din ile ilim arasında çelişme görmüyor, “dinin, inancın konusu; ilmin konusu” diye kesin bir ayrıma gitmiyordu. Kaldı ki, Kur’ân’da imanın yakîn mertebeleri, ilmin de yakîn mertebeleridir.

Kur’ân, tarih ve tarihî şahsiyetler

Bu çerçevede, hem bütün peygamberler, hem Kur’ân’da anlatılan hadiseler ve diğer tarihî şahsiyetler, tarihî aktördür, birer tarihî aktör prototipidir. Bunları dışta bırakarak ne dünya, ne de “Orta Doğu” tarihi doğru okunabilir ve okutulabilir. Bunlar hakkında tarih ilminin ele alıp inceleyebileceği belge, şahitlik veya kronik türünden kaynaklar da pek çoktur. Bu konularda dünya üzerinde çok sayıda tarihçi, arkeolog, antropolog, teolog ve dilciler tarafından çalışmalar yapılmıştır ve yapılmaktadır. Suriye’den Yemen’e Arap kavminin en önemli kaynak nesillerden olarak Hz. İsmail ve oğulları; Hz. Davut, Hz. Süleyman gibi peygamber hükümdarları ve diğer yönleriyle İsrail Oğulları; tufanıyla Hz. Nuh; bütün hayatlarıyla Hz. İbrahim de, Hz. Musa da, Hz. İsa da tarihin konusudur. Ashab-ı Kehf’i Kur’ân’la önemli benzerlikler içinde Edward Gibbon’ın The History of the Decline and Fall of the Roman Empire adlı eserinde Gregory of Tours ve James of Sarug’un M. 5. asır ortalarında yazılmış kitaplarından ve arkeolojik araştırmalara dayalı bir çalışma olarak da Refik Vefa el-Dücanî’nin İktişafü Kehf-i Ehli’l-Kehf adlı eserinden okuyabiliriz. Hz. Zülkarneyn’in kimliğini Ebu’l-Kelam Azad’ın bilhassa eski Yunan tarihleri, Kitab-ı Mukaddes’teki Yuşa, Ezra, Yeremya ve Danyal kitapları ve arkeolojik çalışmalara dayanan eserinde takip edebiliriz. Filistin’den Yemen’e “Orta Doğu”nun mevcut coğrafyasını Âd (Hûd), Semud (Salih), Eyke ve Medyen (Şuayb), Lût ve Sebe’ kavimlerinin helâkini dikkate almadan izah edemeyiz. Batılı pek çok araştırmacı da, Arabistan’ın bir zamanlar yemyeşil olduğunu belirtmektedir. Liverpool Üniversitesi’nde Yakın Doğu tarihçisi, Mısır uzmanı, Arkeoloji fakültesinde onursal araştırmacı Kenneth Anderson Kitchen’ın Documentation for Ancient Arabia’sında Sebe’ tarihi Kur’ân’a çok yakın olarak anlatılır. Haman hakkında Islamic Awareness sitesinde kitap çapında bir araştırma okunabilir. Arkeologlar, Lût kavminin yaşadığı bölgede M.Ö. 1950-2000 gibi yıllar arasında korkunç bir depremden, bazıları, bir meteor patlaması ve ânî bir yıkımdan söz etmektedir. Dolayısıyla, tam araştırmadan ve kesin bilgilere ulaşmadan Kur’ân’ın zikrettiği tarihî hadiseleri ve şahsiyetleri “ilm”in değil, ilim harici inancın konusu sayamayız.

Neo-Selefîce yaklaşım 19. asrın sonlarında İslâm dünyasının o günkü halinden yola çıkan Neo-Selefî – İslâmcı akım, tarihimize o günün penceresinden bakıyor ve Hz. Ömer sonrası İslâm tarihini siyaseten, hattâ fıkhı, tasavvufu ve İslâmî anlayış ve yaşayışıyla mahkûm ediyordu. Bugün de Türkiye’deki AKP tecrübesi ve İslâm dünyasının mevcut hali bazı Müslüman aydınları benzer tavra; “hangi İslâm, gerçek İslâm…” tartışmalarına; “Biz zaten hep böyleydik!” “itirafçılığı”na itiyor. Diğer yandan, dünyaya, hadiseler sebebiyle, asıl aktörlerin gözümüze taktığı gözlüğün gerisinden bakma yanlışına düşebiliyoruz. İslâm dünyası, iki asırdır yaşadıklarından daha az kötü olmayan bir manzarayı 12-13. asırlarda da yaşadı; fakat Allah’ın izniyle silkinmesini bildi ve bir Osmanlı sürgünü verdi. Yarın da, bugün Müslümanlar ve tarihimiz hakkında yazdıklarımız sebebiyle bizi utandırabilir. Kaldı ki, İslâm tarihi, siyasî açıdan da her zaman mukabillerinden daima daha temiz olmuştur. Muhammed Ali Clay’e 11 Eylül’den sorulunca “Hitler ve Mussolini bizim içimizden çıkmadı.” demişti. Biz, dünya savaşları çıkarmadık; nazizm, faşizm, komünizm üretmedik. Sömürgecilikle dünyayı sömürüp, milyonlarca insanın ölümüne sebep olmadık. Irk ve renk ayrımı semtimize uğramadı. Dünyanın bugünkü halinden de, Afganistan, Suriye, Irak, Filistin ve benzeri yerlerde yaşananlardan da en az sorumlu biz Müslümanlarız. Asıl hatamız ve sorumluluğumuz, dinimizi gerektiği gibi yaşayamamaktır.

Geçmişe nasıl bakmalı ve kaynaklar

Geçmiş, itikada ve ahlâkî tavra konu olduğu gibi, tarihe de konudur, fakat yargılamak için değil. Kur’ân, geçmişten ibret ve itikadımıza delil (âyetler meşheri) olması açısından söz eder. Sahip olmamız gereken “dinî” tutum olarak da, “Onlar bir ümmetti, geldi geçti; onların kazandığı kendilerine, sizin kazandığınız da kendinize. Siz, onların yaptıklarından sorguya çekilmeyeceksiniz (kendinize ve yaptığınıza bakın!)” (2:113, 141) buyurur ve Müslümanlara selefleri hakkında “Bizi ve bizden önce iman etmiş bulunan kardeşlerimizi bağışla ve iman etmiş olanlar hakkında kalbimizde menfî duygu kılma!” (59:10) duasını talim eder.

Tarih, gaybdır; Kur’ân, geçmişle ilgili anlattığı kıssaları “gaybın haberleri” diye takdim buyurur. Hüküm vermek ise eksiksiz ve doğru bilgi gerektirir. Bundan dolayı Kur’an, insanların geçmiş hakkındaki kesin ilme dayanmayan tartışmalarını “gaybı taşlama” olarak mahkûm eder ve meselâ Ashab-ı Kehf’le ilgili olarak Peygamber Efendimiz’e “Bu hususta başkalarından bir şey sorma; (Kur’ân’da anlatılanlar yeter!)” (18:22) tembihinde bulunur. İnsan, kompleks bir varlıktır; niyetiyle ve yaptıklarını bütün yanlarıyla eksiksiz ve doğru olarak bilmeden kendisi ve aktörü olduğu hadiseler hakkında varılacak her sonuç hata olur. Kaldı ki, bugün olup bitenlerin dahi gerçek mahiyetini bilemiyoruz; bugün bile hadiseler ve aktörleri hakkında ortak hükme varamıyoruz; yani bugün dahi, bizim için belli ölçülerde gaybdır. Öyleyse, geçmiş hadiseler ve insanlar hakkında kesin hükümlere varmak gayr-ı ilmî olduğu gibi, ciddî vebal sebebidir de.

Geçmiş hakkında yanıltmaz kaynak Kur’ân’dır; sonra mütevatir hadisler, sonra sıhhat derecesine göre diğer hadisler, sonra siyer, sonra tarih gelir. Tarih, özellikle şifahî aktarıma dayalı tarih, gerçeği ne kadar yansıtabilir? Kaldı ki, tarihimizi anlama adına pek çok kavramlar dahi doğru bilinmiyor. Meselâ, Osmanlılarda kullanılan “îş ü işret” tabiri içki âlemi zannedilebiliyor; bazı şahısların içki içip içmedikleri konusunda “nebiz, talâ” ve Hanefî fıkhının bunlar hakkındaki hükmü biliniyor mu? “Gulâm, gılmân” kelimeleri “oğlan” diye tercüme edilip, “oğlancılık” suçlamalarında bulunulabiliyor. Tarih, IV. Murat’ı başka aksettirir; fakat onu çok daha iyi bilen bir zatın onun hakkındaki hükmü “Kur’an ve Sünnet, onun zamanında ikame olunur.” şeklindedir.

Parçayı bütünün içinde ve şartlarında değerlendirme

İnsanları da, hadiseleri de bir bütünün unsurları olarak değil, sanki hepsi birbirinden kopuk ayrı unsurlar gibi değerlendirebiliyoruz. Meselâ, İslâm’a ait her şeyi onun bütünlüğü içinde değerlendirmek gerekirken, bugünün gayr-ı İslâmî şartlarında ve bu şartlarda oluşmuş bakış açılarıyla İslâm’ı ve tarihimizi değerlendirmeye tâbi tutuyoruz. Bundan dolayı, sözgelimi, İslâm’da bazı hadleri tenkit ediyor, fakat bu hadleri koyan bir dinin onları mucip günahı işleyen insanın vicdanına nasıl tesir ettiğini ve onu, kendisine uygulanacak cezayı bile bile, hem de 3 yıl süreyle “cezasını çekerek temizlenme adına” nasıl itirafa sevk ettiğini nazara almıyoruz.

Ameller niyetlere ve sonuçlarına göredir

Hadis-i şerifte, amellerin niyetlere ve neticelerine göre değerlendirileceği beyan buyrulur. Niyetlerini bilmeden insanları, kahramanlarının niyetlerini ve sonuçlarını hesaba katmadan hadiseleri değerlendirmek, ancak yanlışa götürür. Sahabe arasında olup bitenler incelenirken, bilhassa bu ölçü de ihmal edilmemelidir. İnsanlar, ayrıca, işledikleri hayırlardan ve şerlerden hangisinin ağır bastığı terazisinde tartılır.

Sahâbe-i Kiram

Sahabe-i Kiram, mağfurdur, ma’fuvdur. Kur’ân, bu konuda açıktır. Fetih Suresi’nin başında, feth-i mübin, yani İslâm’a nihayet onun önündeki engellerin kaldırılması hizmeti ve mücahedesi sebebiyle Peygamber Efendimiz’in geçmiş ve gelecek günahlarının affedildiği beyan buyrulur. Hz. Bediüzzaman gibi bir otorite, Peygamber Efendimiz’in mutlak masum olup, bu mağfiretin Sahabe’ye baktığını ve surenin son âyetindeki son cümlenin de bunu tefsir ettiğini açıklar. Yani Sahabe, te’sis-i ve neşr-i İslâmiyet’teki emsalsiz hizmetleri sebebiyle bağışlanmıştır. İbret ve tarih incelemesi adına Sahabe’yi menfî örnek yapmak yanlış olduğu gibi, “tarihçilik” de, Sahabe’yi korumak gerektiğinin önüne geçemez.

*

Geçen hafta “Bugünün Aynasından Tarihe Bakmak” başlıklı yazımı bir kısım akademisyen, “Dinî ortodoksiye karşı bilimi, skolastizme karşı Hizmet’i korumak; Hz. Muaviye’ye ‘Hz.’ dememek; Fıkıh ve Hadis eksiktir; tarih kutsanmaz…” cephelerinden yaylım ateşine tuttu.

Fakir de, “skolastizmle ve tarihi anlamadan tarihçilere laf söylemek”le suçlandı. Nefis savunmasına, onlar gibi iddiaya, bilmeden suçlamaya ve demagojiye girmeden meramımı madde madde yazayım:

Vahiy ve neye niçin inanıyoruz?

1 Sosyal bilimci, İslâmcı bir profesör, “Yaratılış ilmî bir hakikat değildir.” diye yazınca, kendisine “Kur’ân ortada iken nasıl böyle dersiniz?” diye sormuş ve şu cevabı almıştım: “Ben, vahyi objektif, bağlayıcı hakikat olarak kabûl edemem.” Kendisine şunu yazdım: “Söylediğinizin nereye vardığının, neye niçin inandığınızın farkında değilsiniz. Yani size göre Allah (c.c.), objektif ve bağlayıcı hakikat olmayan bazı şeylere bizi inanmaya çağırıyor, inanmayanı da ebedî cehenneme atıyor. Allah’a bundan büyük zulüm isnat edilebilir mi?”

Modern bilim, din ve hakikat

2 Muharref Kitab-ı Mukaddes’teki bazı ifadelerin müşahhas gerçeklerle çelişmesi sebebiyle Hıristiyanlık  hakikatten darbeler alınca Dekart, din ile ilmin, bilme ile inanmanın arasını ayırdı ve dini, hakikat olması gerekmeyen, herkesin inandığı kendisi için hakikat olan inançlar (dogma) manzumesine indirgedi. Böylece din, hakikatler manzumesi olmaktan çıktı ve hakikat bilimin tekeline girdi. Bilim, yani bilime mahiyetini biçen bilimciler de, hakikati maddî âlemle sınırladı ve ötesini, “ilmî ve hakikat olması gerekmeyen inanca (dogma)” ve felsefeye havale etti. Hıristiyanlık için kurulan sehpada İslâm da idam edildi ve bizim bilimcilerimizin kafaları da, galiba aynı çizgide.

Bu çizginin tercümesi şu: Meselâ, Allah, Kur’ân’da “Zikr’i Biz indirdik ve Biz’iz onun koruyucuları.” buyuruyor. Bu, hakikattir; “dinî ortodoksi”dir. Bilime göre ise bu, dogmadır; “bilimsel”, dolayısıyla objektif hakikat değildir. Bilimsel ve objektif hakikat olması için, Kur’ân’ın korunduğunun maddî delilleri olmalıdır. Bilim açısından Kıyamet’e kadar aksi bir “delil”in çıkmayacağı da garanti edilemeyeceği için, Kur’ân’ın korunmuşluğu hakikat olmaktan uzaktır. Bir diğer misal: Kur’ân, pek çok kavimden ve bunlara gönderilen peygamberlerden söz ediyor. Bilime ve akademisyenlerimize göre bunlar, bilimsel tarihî ve objektif hakikat değildir. “Bilimsel” metotlarla ispat edilirlerse hakikat olarak kabûl edilirler. Yani biz Müslümanlar, Kur’ân diye, vahiy diye, bilimsel, dolayısıyla objektif hakikat olmayan “ortodoksi”ye tâbi oluyoruz!

3 İslâm’da dogma yoktur; iman ve vahyi kabûl, dogma değil, doğruyu, subjektif değil objektif hakikati kabuldür.

4 İslâm’da ve hakikatte ilmin sebepleri üçtür: Vahiy, akl-ı selim ve havâss-ı selime. Vahiy, tartışmasız doğrudur; objektif  ve bağlayıcı hakikattir. Vahyi böyle kabûl etmek, akl-ı selim ve havâss-ı selimeyle ilmî araştırmaya mâni değildir. İlim yapmak da, vahyi dışta bırakmayı gerektirmez. Ayrıca vahiy, ilme yol gösterir, niyet ve hedef tayin eder. Kur’ân, ilk âyetinde “Yaratan Rabb’inin adına ve adıyla oku!” buyurur; yani yaratılışı okumayı ve bunun Allah adına olmasını emreder. Yaratılışı Allah adına okuyan, meselâ nükleer silah üretmez; çevreyi kirletmez; ilmi tahripte kullanmaz.

5 Mesele, dinî ilimlerle diğer ilimlerin ayrışıp ayrışmaması değildir; her ilim dalının kendine ait metodolojisi vardır. Mesele, bilimin hakikati tekeline alıp, vahyi objektif hakikat dairesinin dışına itmesi, subjektifleştirmesidir. Müslümanların bilimde geri olmasını dinî ilimlerin tasallutuna bağlamak, tarihi, İslâm’ın bilhassa ilk beş asrını hiç bilmemektir. Geri olmanın pek çok sebepleri vardır.

6 Varlık maddî âlemden ibaret ve dolayısıyla hakikat bu âlemle sınırlı değildir. Meselâ, bilim, “Allah’ın varlığı ispat edilemez.” der. Oysa, nefiy ispat edilemeyeceği için Allah’ın yokluğu iddia bile edilemez. Varlığı için ise vahyî, aklî, hissî her türlü delil vardır. Peygamber, asfiyâ, evliyâ, sıradan mü’min, yüz milyonlarca insan, ılme’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn O’nu tanıyor. Fakat bilim, bütün bu insanları tekzip ediyor. Evet, önce neyin ne olup olmadığını, neye niçin inanıp inanmadığımızı iyi bilelim!

Usul bilmeden ilim yapılmaz.

İslâm, tamdır, kemale erdirilmiştir

7 Usûlü’ddin bilmeden din, tefsir usulü bilmeden Kur’ân, fıkıh usulü bilmeden fıkıh, hadis usulü bilmeden hadis üzerinde konuşup, sonuç üretilmez. İslâm, “efradını câmi, ağyârını mâni” olarak tamdır; fıkıh da insan hayatının tamamını kuşatır. Fakat bu tamlık, bir ağacın çekirdeği gibidir; zaman toprağında aslî prensiplerine dayalı ilmî çalışmalarla ve hayata hayat yapılarak “şecere-i tayyibe” halinde sürekli büyür. İslâm’ın farz, vacip, sünnet, mekruh, haram alanları olduğu gibi, akla ve havâss-ı selimeye açtığı çok geniş bir mubah alanı da vardır. Bunları bilmeden ahkâm kesilmez.

İslâm’da ilmin yeri ve önemi

8 Âhir Zaman’ın bu son dilimi Kur’ân, hadis ve bütün peygamberler nezdinde çok önemlidir. Bunun bir sebebi, tarihte ilk defa inkârın ilme dayandırılmış olması ve buna karşı yapılacak İslâmî tebliğdir. Bu tebliğle vazifeli Risale-i Nur hareketi, Kur’ân, insan, kâinat ve tarihin aynı manânın dört ayrı malzemeyle ifadesi, Allah’ı tanıtan küllî birer kitap olarak okunması ve İslâmî tebliğin bu esas üzerinde yürümesi, yani ilmî yakîne dayanması temeline oturur. İnsan, kâinat ve tarihi elbette ilim inceleyecektir. İlim, insanın yeryüzünün halifesi olma misyonunu yerine getirmede de temel fonksiyona sahiptir ve insan, eşyayı tanıması, ilim yapabilmesi sebebiyle meleklere üstün kılınmıştır (Kur’ân, 2:31‒34; 20. Söz). Bu her iki konuda da fakir kadar yazan, konuşan, tahşidatta bulunan ikinci bir insan göstermek zordur. Hattâ insanı, kâinatı ve tarihi incelemenin âdeta Kur’ân’ı çalışmak kudsiyetinde olduğunu kaç defa yazdım, kaç yerde anlattım. Fakat bu ilim, dini dışta bırakarak, ilmî araştırma ve insan düşüncesini dinden “özgürleştirerek” yapılacak ilim değildir ve olamaz.

Tarih ilmi, gayb, hadiselerin dış ve iç yüzü, yargılama

9  Tarihe ben değil, açıkça Kur’ân gayb der ve bu gaybın tam doğru, kesin bilgisi ancak vahiyle mümkündür. Bu, kendine has metotlarla tarih incelemesi yapılmasın demek değildir; fakat vahiy dışındaki tarihî bilgi genellikle “ilim” değildir, zan taşır. Tarihin bir şahsı tanıyıp tanıtması o şahsı hâlâ gayb olmaktan çıkarmaz. Tanıma ma’rifettir; bilme ilimdir; bundan dolayı Allah bilinmez, tanınır (ma’rifet). İlim, bütünüyle ihata etmektir. Şahısları Allah’tan başka kimse ihata edemez, bilmez. Ayrıca, hadiselerin dış yüzü, her zaman onlardaki hakikati göstermez; Kur’ân, Hz. Musa-Hz. Hızır kıssasını bunun için anlatır. Öyleyse, zanna dayalı ve hakikatini bilmediğimiz hadiseler üzerinden mazîde kalmış, niyetlerini de bilmediğimiz insanlar yargılanmaz. Kaldı ki, tarih ilmi, yargılamak değil, ibret almak içindir.

10 İnsanın şahsı değil, yaptıkları ve sıfatları sağlığında da, vefatında da elbette değerlendirilir, tasvir edilir. Gıyabında ve vefatından sonra bir mü’mini zihinlerde menfî imaj uyaracak değer hükmüyle anmak, sadece gıybet olur.

Tarih, selef, Hz.Muaviye, hattâ Emevîler

11 Kur’ân, seleflerimiz hakkında duayı, haklarında kalbimizde menfî duygu olmamasını ve onlarla değil, kendimizle ilgilenmemizi açıkça emreder. Hz. Muaviye, Hz. Osman, hattâ Emevîler hakkında, bu şahısların yaşadığı döneme bizden 13 asır daha yakın, hadiselerin dumanını teneffüs etmiş, dini de, tarihi de, o dönemleri de bizden çok daha yakından ve iyi bilen kadr-i celil ulemânın vardığı sonuçlar yetmiyor mu da, 14 asır sonrasından “gayba taş atıyoruz”?

Yüz binlerce cilt kitap okunmayı bekliyor

12 Tarih adına bütün kaynaklara sahip de değiliz. Yazılmış milyonlarca cilt kitap bugün yok; bugüne gelen yüz binlerce cildi kütüphanelerde okunmayı bekliyor. Bilim, akademisyenlik, birkaç kitapla hüküm vermeyi mi gerektiriyor?

13 Hadis usulü ve tarihi bilmeden, “Hadis de tarih gibi şifahî değil mi?” demek, sadece cehalettir ve demagojidir. Tarihte senet, cerh-ta’dil, ilm-i rical diye bir şey gördünüz mü? Niyetinde hakikat olan, Sonsuz Nur’un son bölümünü okuyabilir. Ayrıca, matbaa, kâğıt meseleleri Din’in meseleleri ve suçu değildir ve pek çok boyutları vardır. Bu pozitivist Cumhuriyet aydını tavrı, gerilerde kalmıştı.

Hz. Osman’ı, Sıffîn ehlini Hz. Ali’den sorun

14 Keşke Hz. Osman’ı, Hz. Muaviye’yi, Emevîleri tanısak; tarihe dalacaksak, en azından ilk “rakipleri” Hz. Ali’den sorsak. Hem de Şiîlerin birinci derece kaynağında Hz. Ali’nin Sıffin’de kendisiyle savaşanlar hakkında kendi ashabına şu ikazı yaptığını okuyoruz: “Şahıslarına ta’n ü teşnîde bulunmayın; fiillerini değerlendirin. Ta’n ü teşnî yerine, ‘Allah’ım! Bizim kanımızı da, onların kanını da koru; aramızı ıslah et ve onları içine girdikleri yanlıştan çıkar da doğruyu görsün ve isyana yönelen vazgeçsin!” duası yapın.’ Hz. Osman’a hitabesi de ne kadar saygılıdır: “Sana ne diyebilirim? Benim bilip de senin bilmediğin bir şey yok. Gördüğümüzü beraber gördük, işittiğimizi beraber işittik. Sen, Ebû Bekir’den de, Ömer ibn Hattab’dan da takvalı olmaya daha yakınsın; çünkü Allah Rasûlü’ne onlarda aynı seviyede olmayan akrabalık bağıyla da bağlısın. Bilirsin ki, Allah katında en seçkin kişi adaletli devlet başkanı, en kötü kişi de zalim devlet başkanıdır. Allah için! Bir halkın imamı öldürülürse, açılan bu kapı bir daha kapanmaz. İnsanlar, istikameti koruyamaz. Buna göre davran!” Hz. Ali’nin tenkit manâsı taşıyan sözleri de vardır ama, o bunlar için “şıkşıkıyye”, yani “devenin bir an galeyana gelip köpürmesi” der. Ehl-i Sünnet’in tarih boyu çizgisi, Hz. Ali’nin çizgisi olmuştur.

Sebepler açısından, Kur’ân’ın korunup bugünlere gelmesinde en büyük paylardan biri Hz. Osman’ındır. Hz. Muaviye, kapılardan bir kapıdır; kırıldığı anda daha nelerin çökeceği kestirilemez. Tarih siyasî hadiselerden, Emevîler, Yezid ve II. Velid gibi “herif”lerden ibaret değildir. Mısır dışında bütün Kuzey Afrika, Türkmenistan, Tacikiskan ve Afganistan havzası Çin’e kadar Emevîlerle İslâm dairesine girdi ve İslâm, Sahabe ve Emevîlerle girdiği yerlerden (İspanya hariç) bir daha çıkarılamadı. Demek, samimîlerdi. Dünyaya 8 asır Endülüs medeniyetini Emevîler hediye etti. Evet, Emevîler, milyonlarca insanın imanına, İslâm’ına sebep olmanın sevabına sahiptir. Sevapları da, inşallah hatalarına galiptir.

At saraya bağlanıp, bülbül ahıra konmaz

15 Söz de, hadiseler de, kendi terazilerinde, zahiriyle dahi “Kim, niçin, kime, nerde, ne zaman, hangi şartlarda söylemiş veya yapmış” ölçüleriyle tartılır. Ehli arasında konuşulması gereken meseleler herkesin içinde konuşulmaz. Maalesef insanlar, bir sevabıyla bir insanı göklere çıkarırken, bir hatasıyla da yerin dibine batırabiliyor. At saraya bağlanıp, bülbül ahıra konmaz.

Tarihi yargılamak, halde acze düşenlerin işidir

16 Tarih bilmeden, din bilmeden tarihçilik yapılmaz! Bilim adına tarihimizi yıkarak tarihi temizleyemeyiz, bugünü kurtaramayız, yarını inşa edemeyiz. Tarihi yargılamak, halde âciz kalanların işidir. Tarih, şahısları yargılama ilmi de değildir. Hadiseleri çalışalım; onların kaderî sebep ve hikmetlerine bakalım! Bunun yolunu Kur’ân’dan çıkaramıyorsak, en azından Hz. Bediüzzaman’dan öğrenelim!   

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir