Ali Ünal: AKP tutulduğu kanser hastalığında son dönemini yaşıyor

Ali Ünal: AKP tutulduğu kanser hastalığında son dönemini yaşıyor

Araştırmacı Yazar Ali Ünal, İslam dünyası ve İslami hareketler üzerine yazdığı makalelerle dikkat çeken bir isim. AK Parti’ye, seçim kazandığı dönemlerde de çokça uyarılarda bulunan Ünal, AKP’nin baştan beri bir proje partisi olduğunu düşündüğünü ifade etti. Ali Ünal, Rotahaber’den Eşref Aydoğmuş’a konuştu.

Zaman Gazetesi yazarı Ali Ünal, Fethullah Gülen’in yakınındaki isimlerden birisi. Ünal, bir dönem içinde bulunduğu ve fikirleriyle yön verdiği siyasal İslami hareketi de yakından biliyor. Ali Ünal, Rotahaber’den Eşref Aydoğmuş‘a konuştu.

İşte o röportaj:

*Öncelikle, 24 Şubat 2014’te Aksiyon’a verdiğiniz bir röportajda “İktidar, şuandaki çizgisinde giderse bu, onun intiharı olacaktır. Fakat gidecek.” diyorsunuz. Bu sözü bugünkü şartlarda yorumlayacak olursanız, İktidar, bahsettiğiniz çizgide mi gidiyor bugün? Yani intiharına doğru mu ilerliyor?

-Fazlasıyla o yolda gidiyor. O yoldan dönmedi. Aslında dönebilirdi. Cenab-ı Allah insanlara bazen girdikleri yolun yanlışlığını ikaz etmek için musibetler verir. Başa gelen musibetler de, felaketler de ikaz manası taşır. Bu gerçeği Bediüzzaman Said Nursi hazretleri, bir yoldan çıkıp başkasının ekinine giren koyuna çobanının attığı taşın aslında onun hayrına, onu oradan çevirmek için olduğu örneğiyle ifade buyurur ve “kaderden gelen taşlar da böyledir” der.

17-25 Aralık yolsuzluk soruşturmaları, iktidarı 2011’den sonra girdiği o sakim, yanlış yoldan döndürmek, bir muhasebe yapmak ve sonra yanlışlarını görerek, hukuka teslimiyetle hem kendilerini temizlemek, hem de daha emin bir şekilde yollarına devam etmek noktasında esasen kaderin bir lütuf olarak değerlendirilebilirdi. Fakat iktidar böyle değerlendirmedi. Ben buradan samimi olmadıklarını çıkarıyorum.

“AKP, İNTİHARINA DOĞRU İLERLİYOR”

Yakalandıkları bu yolsuzluk, rüşvet, kara para gibi soruşturmalar içinde güya kurtulma adına o soruşturmaları yapan emniyet ve yargı mensuplarını cemaate mensup diyerek şeytanlaştırdılar, bu arada hukukun en önemli bir düsturu olan “Kimse, başkasının suçuyla yargılanmaz” kaidesini de berhava ederek, Cemaat’in bütününü hedefe koydular.

İktidar, 17-25 Aralık soruşturmalarını yapan Emniyet ve Yargı mensuplarını, onlar üzerinden  Cemaat’i suçlu göstererek, kendisini aklama gibi bir niyetle, kendisini daha da batıracak bir yola girdi. Bunun neticesinde, hepimizin bir senedir şahit olduğu üzere, bir zamanlar savcısı olduklarını söyledikleri davaları kapattılar. Ergenekoncuları, Balyozcuları akladılar. Doğu Perinçek gibi son derece şaibeli biri ile, Türkiye’nin son 35-40 senesinde her türlü kaosta bir bakıma rolü olduğu söylenebilecek ve bir zamanlar MİT’te kontrterör daire başkanlığı yapmış Mehmet Eymür’ün istihbarat dilinde ‘fabrikatör’ olarak nitelediği birisiyle dahi ittifaka gittiler. Fabrikatör demek, çalıştığıı yabancı ülke adına kendi ülkesinde karışıklık çıkaran yabancı gizli servis ajanı demektir. Perinçek’in partisinin bir zamanki bir genel başkan yardımcısı Tarabya’da İngiliz ajanlarıyla yakalanmıştı da.

İktidar, işte bunlara varıncaya kadar şaibeli bir ittifakın içine girdi. Bugün de Türkiye’nin ne hale geldiği ortada. AKP kendisi intihara doğru giderken 13 senedir iktidarda olan ve seçimleri kazanan, yani hala halk tabanında belli bir yeri olan bir parti olarak maalesef Türkiye’yi de çok ciddi bir uçuruma sürüklüyor. Böyle de devam edeceğe benziyorlar. Kendileri giderken maalesef ülkeye de ağır bedeller ödetecek bir çizgide devam ediyorlar.

*Söylemleriniz genelde, İktidarın yanlış yolda olduğu ve felakete doğru gittiği şeklinde. Fakat görünürde söylediğiniz manada gelişmeler pek yok. Bir zamanı mı var? Neler bekliyorsunuz?

-Cumhuriyet’in ilk 27 senesi şeflik dönemleridir. Mustafa Kemal’in Cumhurbaşkanı olduğu yıllarda onun için ‘ebedi şef’ tabiri kullanılırdı. Daha sonra İsmet İnönü 12 sene millî şef olarak cumhurbaşkanlığında kaldı. O zaman da bütün güç, imkan ellerindeydi. Valiler aynı zamanda CHP’nin il başkanlarıydı. Çok güçlü görünüyorlardı. Demokrasi vs gibi prensipler fazla bayraklaştırılmış değildi. İletişim araçları olsun, ulaşım araçları olsun şimdiki kadar gelişmiş değildi. Bir internet yoktu mesela. Sosyal medya denen bir şey yoktu. Muhalefet ne kadar güçlü olursa olsun sesini ancak yaptığı mitinglerle halka duyurabilirdi. O dönemki şartlarda iktidarını devam ettiremeyen tek parti hakimiyeti, bugün mü devam edecek? Kaldı ki CHP’nin o dönem rey tabanı AKP’ninkinden geri de değildi.

“AKP TUTULDUĞU KANSER HASTALIĞINDA SON DÖNEMİNİ YAŞIYOR”

Öte yandan, insanlar değişen bir şey yok diyorlarsa bu iki açıdan yanlış. Birincisi, hastalıklar, meselâ kanser, yavaş gelişir. Ortaya çıktıktan sonra da erken teşhis edilirse, çok defa 4-5 sene daha kemoterapi veya radyoterapi, ameliyat gibi tedavi şekilleriyle hasta hayatta kalabilir. Fakat ekseriyetle maalesef bugün o hastalık yenilemiyor. Bugün öyle bir hasta bile, bir fert yani, 4-5 sene, bazıları daha fazla yaşayabiliyorsa, iktidarın 2011 yılından sonra girdiği süreçte 4 sene içerisinde çok kesin bir neticenin ortaya çıkmasını beklemek, sosyal hadiseleri anlamamak olur. Henüz daha halk, olup bitenin net farkında değil. Ne zamanki gelişmeler halkımızın menfaatine ve cebine fazlaca dokunur, artık iş geri dönülemez hale gelir, o zaman tepkisini ortaya koyar.

Son 60 yıllık tarihimiz, bunların ömürlerinin uzun olmadığının en kesin göstergesi. Çünkü DP üst üste üç seçim kazandı; üçüncü seçimi kazandığında kimse kendisine gider diye bakıyordu. 1965-69 Adalet Parti aynı şekilde. Özal iktidarı da aynı şekilde. Nasıl bunlar tarihe karışmışsa, AKP’nin varacağı sonuç aynı olacaktır. Böyle giderlerse, zikrettiğim önceki partiler iyi‒kötü ama belli bir rahmetle anılırken, AKP de öyle de anılmayacak. Kanaati acizanem, tutuldukları “kanser hastalığı”nda, ‘terminal dönem’e varmış durumdalar, yani hastalığın son dönemini yaşıyorlar.

Rahmetli Erbakan 1995’te % 20 rey aldı ve partisinin yıllardır seslendirdiği “Erbakan başbakan” sloganı gerçekleşti. Fakat 28 Şubat ve arkasından gelen kriz, RP’nin mirasçısı olan partileri %2’ye, hattâ daha altına düşürdü ve bu partiler, bugün de bu rakamın üstüne çıkamıyor. Rahmetli Ecevit de, Öcalan’ı yakalatıp Türkiye’ye getiren olarak bilinince 1999’da % 19 rey aldı. Fakat 3 yıl sonra, ekonomik kriz sebebiyle partisi % 1.5’a düştü ve bugün bu rakamı aşmış değil.

Türkiye bugün çok hadiselere gebe: büyük ekonomik krizler, terörün azması, bölge bataklığına batma, Allah korusun iç çatışma… Ufukta bütün bunların alâmetleri var. Allah ülkemizi korusun, bunlar peşpeşe felaketler halinde sökün edecek olursa, bütün bunlar, şu veya bu şekilde seçimleri bile kazanmış olsa iktidarın sonu olur.

“HASTALIK GELİŞİR, GELİŞİR VE NİHAİ ÇÖKME BİRDEN OLUR”

Zaten ülkede her bakımdan bir çöküş manzarası var; ekonomi çöküşte, eğitim bitmiş, şehirler, trafik perişan. Sosyal doku yırtılmış durumda. Manevî ve ahlâkî dejenerasyon denebilir ki had safhada. Hukuk, tam bir rezalet manzarası arzediyor. Terör gittikçe azgınlaşıyor. Dış politikada tarihimizin en rezil dönemini yaşıyoruz. Bölgemiz tam bir bataklık manzarası arz ediyor. Bütün bu şartlarda ve girdiği tamamen sakim yolda bir parti iktidarını nasıl devam ettirebilir? Böyle bir iktidar zahirde ayakta gibi görünüyorsa bu, insanların yıkım deyince ancak nihai yıkıldığında görmek istemelerinden kaynaklanıyor. Hastalık gelişir gelişir, nihai çökme birden olur

*2002’te, AKP iktidar olduğu yıl İşadamı Zeynel Abidin Erdem’in oğlu Fatih Erdem’e bir seyahat sırasında ‘AKP, devlet trenini raydan çıkaracak ve altında kalıp ezilecek.’ demişsiniz. Ta o zaman bunu neye dayanarak söylediniz?

-Bunu söylerken 3 dayanağım vardı. Birincisi; Kuran-ı Kerim’e çok dikkatli bakmak lazım. Orada peygamberler veya onların vârisleri üzerinden anlatılan kıssalar vardır. Bu kıssalar, kıssalarla anlatılan hadiselerin, bütün tarihi anlama adına bir şablondur bizim için. Nasıl tabiatta değişiklikler, değişmeyen prensipler üzerine cereyan eder. Her varlığın kendine ait bir mahiyeti vardır. Mesela her sene ağaçlar çiçek verir, meyve verir, yaprak açar. Onlar, diğer senelerdekinin aynısı değildir; fakat ağaçtaki mahiyet birliği sebebiyle, birbirlerinden farklı da değildir. Sosyal hadiseler de böyledir. Tek fark, ağaçlar şuursuz ve iradesiz olduğu için Allah’ın kendileri için koydukları kanunlara tamamen itaat eder; insan ise sorumlu olduğu için aynı itaati iradesiyle yapar. Yani Allah, insana ne yaparsa ne ile karşılaşacağını bildirmiş ve bunu bilhassa Kur’an’da kıssalarla ortaya koymuştur, insan bu çizginin dışına çıkamaz.

Cenab-ı Allah, tabiattaki değişmeyen prensiplere ve işleyiş  için de, tarihteki hakim kanunları, yani ne yaparsak ne ile karşılaşırız düsturları için de Sünnetullah tabirini kullanır ve ‘bunda bir değişiklik olmaz’ buyurur. İşte AKP iktidarına bu çerçevede bakarak o sözümü söyledim.

İkinci olarak, dünyada ve Türkiye’de işleyen çarkı bilmemiz lazım. Bu iki çark arasındaki münasebet nedir, bunu da lazım. Türkiye, Endonezya, Malezya, Brezilya, Meksika, Arjantin gibi çok nüfuslu ülkeler “gelişmiş ülkeler”in ürettiklerini tüketen ülkelerdir. Bu ülkelerin ekonomide bağımsız olmasını dünyadaki hakim çark istemez.

Çünkü bu ülkeler de kendilerine yeter hale gelirler, ileri teknolojide söz sahibi olurlarsa, bu defa gelişmiş ülkelerin ürettikleri pazar bulamaz. Yani biz, pazar ülkeyiz. Dolayısıyla cebimizde her zaman biraz bulunur, ki, gelişmiş ülkelerin ürettiklerini alabilelim. Türkiye, halkın çok büyük çoğunluğu Müslüman bir ülke. O bakımdan, ülkemizde daha çok İslâm’a da uzak olmayan sağ iktidarlar olur. Bunlar da dünyadaki çarka çok itiraz etmezler.

Fakat ne zaman içinde kalmamız gereken sınırları aşarız, ve ne zaman sağ iktidarların İslâm’a verdikleri taviz sınırları aşar ve gerçek İslâmî gelişmeler içeride istenmeyen noktalara gelir, o zaman müdahale olur. Darbeler bunun için yapıldı; İslâm’ı ve Müslüman tabanı kontrol için genellikle sağ iktidarlara yol verildi. Sonra da bunlar devrildi.

“AKP, İSLAMİ GELİŞMELERİ KAYNAĞINDAN TAKİP EDEBİLMEK İÇİN KURDURULAN BİR PROJE PARTİ”

DP, AP, ANAP ve AKP. Bunlar hep sözümü ettiğim süreçte iktidara geldiler; hepsi bir darbe veya kriz sonrası iktidara geldiler. İslâmî gelişmeleri kontrol için bunlardan bir sonraki iktidar bir öncekinden daha çok İslâm’a yakın oldu. Nihayet Kemal Derviş kanunları Türk ekonomisini küresel ekonomiye endeksledi; İslâmî gelişmeler istenmeyen noktalara taşındı.

Bu defa hem ekonomimizi küresel ekonominin içinde tutmak, hem de İslâm’a kontrol ve dönüştürmek için AKP’ye iktidar yolu açıldı. İkinci olarak, 2001’den itibaren ABD, BOP planını devreye koydu. Bu planı uygularken Türkiye’de İslamcı bilinen bir iktidarın olması onların elbette çok işine yarardı. Sonra, Türkiye ekonomisini küresel ekonomiye endeksli olarak sürdürmek için de ekonominin başında hep Ali Babacan oldu. Babacan’ın “dünya devleti” denilen Bilderberg’in yıllık toplantılarında genellikle gördük. Bütün bu sebeplerle AKP’ye baştan beri proje iktidar olarak baktım ve bunu 2002 seçimlerinden önce de bir yazımda ifade ettim. Nitekim bir süre önce bu itiraf edildi.

Şimdi, nasıl küresel planlara da rağmen DP nihayet darbeyle devrildi; AP, darbelerden nasibini aldı. Özal, parti içinde bir darbeye uğradı ve kanaatimce öldürüldü. Dördüncü defa yaşadığımız süreçte iktidar olan AKP iktidarda kalabilir mi? Kaldı ki, süper güçler de haşa Allah değil; her istediklerini uygulatabilecek değil. Ayrıca, güçler arasında daima menfaat çatışmaları olur. Bu güçler, iki dünya savaşında karşı karşıya geldiler. Dolayısıyla, nasıl DP, AP, ANAP bir sürelik iktidardan sonra partiler mezarlığında yerlerini aldılar, elbette AKP de alacak.

Burada çok önemli bir nokta daha var. Müslüman, hattâ İslâm hassasiyetli halkımız, darbelerden sonra kurulan sağ iktidarlar süresince hep dünyevîleşip, İslâmî hassasiyetlerini büyük ölçüde yitirdi ve hiçbir zaman da olanlardan ders almasını ve olaylara Kader’in fetvası açısından bakmayı bilemedik. Oysa Hz. Bediüzzaman, İbrahim Suresi 5. ayetine dayanarak, darbeler süreci açılmadan çok önce “Zavallı millet, 10 yılda bir başına gelenlerden ders almaz, her 10 yılda biraz aynı musibete maruz kalır.” ikazında bulunmuştu. AKP iktidarında ise dünyevîleşme, ahlâkî ve manevî erozyon aldı başını gitti; önceki 3 dönemde nasıl böyle olmuşsa, AKP iktidarında da aynı olacağı baştan belliydi. Bu sebeple de 2003 yılında AKP iktidarının devlet, hattâ sistem trenini rayından çıkarıp altında kalacağını söyledim.

AP ve ANAP, Türkiye’de sağ tabana oturuyordu ve karşılarında onları “masonlukla, ABD ve İsrail uşaklığıyla” suçlayıp duran bir İslâmcı kesim vardı. AKP, bu kesim içinde ortaya çıktı ve hem sağ, hem bu tabana oturdu. Dolayısıyla tahribi çok daha şiddetli oldu. O bakımdan, AKP’nin gidişi diğer partilerin gidişi gibi olmaz; endişem o ki, çok daha sesli ve şiddetli olur, ülkeye de ağır bedel ödetir, nitekim ödüyoruz.

İşte bir yanda bu gerçekler; diğer yandan gördüğüm bazı rüyalar. Rüyayı gösteren Allah’tır. Bu rüyaların bazısının yaşadığımız süreçlere işaret ettiğini anladım. Bunlar söz konusu kesin gerçeklerle uyuşunca da AKP’nin akıbeti hakkında da rahat konuştum. AKP, süratle yıkıma gidiyor ve ülkeyi de peşinden sürüklüyor. Halkımız da, bilhassa AKP tabanı da ne yazık ki önceki 3 benzer süreci unutmuşluk içinde hatalarını sürdürüyor. 27 Mayıs ihtilalinden bir yıl önce olsun DP, 1971 Mart’ından önce AP, 12 Eylül’den önce MC hükümetleri dikkatli davranabilselerdi darbelerin önü alınabilirdi. Bu dönemde de 30 Mart 2014 belediye, daha sonra Cumhurbaşkanlığı seçimleri bir bakıma sakim yoldan dönülebilme adına birer fırsattı. Fakat particiliğimiz inancımızın bile önünde olduğu için değerlendirilemedi. Bunda muhalefetin de ciddi hataları var. O bakımdan, korkarım, nihayeti inşaallah güzel de olacak olsa bir yıkıma doğru sürükleniyoruz.

*2012 yılıydı sanırım. Ortada henüz hiçbir şey yokken, Mehtap TV’de bir programda çok çetin bir sürece girildiğini, fırtınalı bir dönemin geldiğini söyleyerek bugün yaşananlardan bahsetmiştiniz bir nevi. Sonradan bu dediklerinizi doğrular mahiyette hadiseler de ardı ardına geldi. Süreç başladığında o program geri dönülüp çok izlenen bir program oldu. O gün bunları neye dayanarak söylediniz?

-Kaderin remizleri vardır; bize verdiği ipuçları vardır. Biz, Kuran-ı Kerim’deki her ifadeden aslında bütün zamanları ve dolayısıyla zamanımızı da ilgilendiren manâlar arayabiliriz, aramalıyız. Bu manaları da tabiatta da buluruz ve bunları sosyal hadiselere de tatbik edebiliriz.

Mesela 10, bir tamlık ifade eder. Kur’an-ı Kerim, bir başka sebeple de olsa “aşeratün kâmile”, yani “tam 10” der. Hayatımıza da tarihe baksak, mesela belli açılardan 9 yıllık fasılalar görebiliriz; Kur’an-ı Kerim’de Rum Suresi’nde “bid’a sinîn” denilerek buna atıfta bulunulur. Yine 100 yıl, 300 yıl, 500 yıl, 1000 gibi dönemler, dünyanın ve milletlerin tarihinde önemlidir. Kur’an-ı Kerim, 300 ve 1000 yıllara atıfta bulunduğu gibi, yine 100 yıl içinde gerçekleşebilecek bir dirilişe de, vefatından sonra diriltilen bir büyük zat üzerinden yine atıfta bulunur.

Diğer yandan, sözünü ettiğimiz sohbette de zikretmişim. Mesela, her yıl kış çıkarken Nisan’da sitte-i sevr ve berdü’l-acuz soğukları olur; sert soğuklardır bunlar. Yaz çıkarken kasımda pastırma sıcakları olur; ağustos sıcağını aratmaz. Ölecek hastanın son iyiliği olurken, iyileşecek hastada ağırlaşma görülür. Rüyalara da bu böyle yansır; demek ki kaderî bir gerçektir.

“2012 YILI AKP’NİN 10. YILIYDI VE GİTME SÜRECİNE GİRDİ”

2002, AKP’nin 10. yılıydı; önceki sorunun cevabında da temas edildiği gibi, gitmesi mukadder bir iktidar için 10 yıl, artık kemal yılıdır; bundan sonra ya gider, ya gitme sürecine girer. AKP de gitme sürecine girdi. Dönemin başbakanı Erdoğan, hasta yatağında daha 6 ay önce çıkardığı Şike kanununu bazıları için değiştirdi.

7 Şubat Hakan Fidan olayı ayrı bir alarmdı. Düşünün, terörle mücadele edilirken yakalanan KCK mensuplarının çoğu MİT elemanı çıkıyor. “Kürt meselesi”nin önemli simalarından Kemal Burkay, “KCK içinde 1000 MİT ajanı var” dedi. MİT, KCK’nın içine sızsın, ama bu sızma o elemanları teröre sevketmemeli; Öcalan’ın mektupları, mesajları Kandil’e iletilip, ülkede kaç can alan terör eylemleri yapılmamalı. Elbette polis bunları takip eder, elbette yargı da sorgular. Cumhuriyet savcısı Hakan Fidan’ı KCK sebebiyle görüşmeye çağırınca Erdoğan, hayatî bir hata daha yaptı.

“2009’DA BÜROKRATLAR KENDİ ARALARINDA CEMAATİ TASFİYE YARIŞINA GİRMİŞLERDİ”

Diğer yandan, bugün “Cemaat”e “AKP’yi desteklerken, ne zaman dershaneleri kapatma meselesi ortaya çıktı, o zaman muhalefete başladınız” diyor. Bu, asla doğru değil. Ankara kulisleri çok iyi bilir ki, AKP, 2009-2010 yılllarından itibaren Cemaat’i “bitirme” kararı ve uygulaması içindeydi. Bir bürokratlar “havuz”u kurmuşlar ve bu havuza kendilerinden dedikleri bürokratları zamanı geldiğinde tayin etmek üzere dolduruyorlardı. Hattâ bazı bakanların arada bir bir araya gelip, “Bugün bakanlığında Cemaatçi kaç bürokratı tasfiye ettin” diye Cemaat’i tasfiye yarışında oldukları söyleniyordu. Kaldı ki, bugün 2004 yılında Millî Güvenlik Kurulu’nda Cemaat’i bitirme kararının alındığını biliyoruz. Erdoğan, 2013 sonlarında değil, çok daha önce dershaneleri kapatma kararı verdiğini, fakat Hüseyin Çelik, Nimet Baş, Ömer Dinçer’in bunu uygulamadığını itiraf etti. Bu büyük “şeref”, şimdiki bakan Nabi Avcı’ya nasip oldu. Büyük tebrikler, geride çok iyi bir nam bırakmış olacak.

Kısaca AKP, daha 2012 demeden kendini bitirecek bir yola girmişti. Şahsen ben, AKP’yi hiç övmedim. Ekonomiye bakıyorum, yapısal hiçbir ciddi reform yok; eğitime bakıyorum, gittikçe çöküyor. Gençliğe bakıyorum, hiç bir ideal olmadığı gibi, bir sokak gençliği yetişiyor. Manevî ve ahlâkî erozyon her geçen gün artıyor. Bütün bunlara rağmen köylerden şehirlere hız kesmeden devam eden göç sebebiyle şehirleri muhafazakâr denilen insanlar doldurunca medyada arada bir dindarlığın artmasından söz ediliyordu. Tam tersini yazdım hep ve bu yayınların AKP’yi dine yönelik icraattan daha da alıkoyma gayesi güttüğü şüphesini ifade ettim.

Böyle bir iktidarın artık gitme inişine geçtiğini görmemek için kör olmak gerekirdi. Bu sebeple, önceki sorunun cevabındaki faktörleri de nazara alınca, 2012 haziranında Ufuk Ötesi’nde söylediklerimi söyledim. Ülkenin geçici bir kış yaşayacağını, fakat bunun sonunun inşaallah çok güzel bir bahar olacağını ifade etmeye çalışmışım. Allah, kış yaşayacağımız sözünde yalan çıkarmadı; inşaallah çok daha önemli olan çok güzel bahar yaşayacağımız ümidimizi de inkisara çevirmez.

“ABDULLAH ÖCALAN’IN MİT’TE ‘OFFICE BOY’ OLDUĞUNU AVNİ ÖZGÜREL YAZDI”

*Kısmen bahsettiniz ama, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendi deyimiyle ilk MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ifadeye çağırılmasıyla gözü açılmış ve cemaatin art niyetini görmüş… Bu ifadeye çağırma meselesini nasıl değerlendirdiniz?

Kim ne yazarsa yazsın o gün savcının yaptığı doğru idi. Abdullah Öcalan’ın öğrencilik yıllarında MİT’te Office boy olduğunu (getir götürücü) Avni Özgürel söyledi. Özgürel demek bunu kaynağından biliyormuş. Fehmi Koru, Abdullah Öcalan’ın kayınbabasının  MİT ajanı olduğunu kaç kere yazdı ve Öcalan’ın MİT elemanı olabileceği ihtimalini kaç kez ifade etti. Kemal Burkay’ın da KCK içinde 1000 MİT ajanı olduğunu söylediğini naklettim.

Şimdi, bir tarafta teröre karşı mücadele edeceksiniz, bir tarafta Abdullah Öcalan’ın emirlerini Kandil’e ulaştırıp aracılık yapacaksınız. Güya örgütü kontrol adına örgüte hizmet eden elemanlar yetiştireceksiniz. Bu noktada vazifesini yapan bir savcının MİT müsteşarını çağırmasından, meseleyi onunla istişare etmesi, hattâ ortada var olan bir suç görüyorsa ifadesine baş vurmasından daha tabiî ne olabilir? Daha hukukî ne olabilir?

Meselelerin özü aydınlanmış olsaydı, o kadar insanımızın ölmesine sebep olan Reyhanlı yaşanır mıydı; daha önce Aktütün, kaç defa Dağlıca yaşanır mıydı? Uludere yaşanır mıydı? Uludere’de yanlış istihbaratın kimden geldiğini yakında Genel Kurmay açıkladı. Hattâ şu son girdiğimiz terör sarmalı yaşanır, Suruç, Ankara yaşanır mıydı? Suriye’de düşürülen iki uçağımız esrarını koruyor.

Kaldı ki savcı bir şey yapmış, Yürütme, buna müdahale yetkisini nereden alıyor? O gün medya bu meselede görevini yapmadı; daha başka pek çok meselede de yapmadı. İktidar bunu kendisine darbe teşebbüsü diye takdim ederken, medya sessiz kaldı, hattâ destek verdi. Hadiselerin bugün tırmandığı nokta o bakımdan sürpriz değildir. Bugün yaşadıklarımızdan şikâyetçi olan medya o gün takınması gereken demokratik ve hukukî tavrı takınabilseydi, bugün yaşadıklarımızı yaşamıyor olabilirdik.

-DEVAM EDECEK-

BÖLÜM YARIN:

*Cemaat özeleştirisi

*Cemaat’in İran tutumu

*1 Kasım seçim değerlendirmesi

*Hizmet Hareketi’nin geleceği

İşte röportajın 2. bölümü:

*Bazı kesimler ‘cemaatin özeleştiri yapması lazım’ diyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Cemaat, sütten çıkmış ak kaşık mı? Bir de bu bağlamda Fethullah Gülen’in, bir sohbetinde özeleştiri mahiyetinde sarf ettiği “Gayrımeşru muhabbetin cezası merhametsiz azaptır.” sözünü yorumlar mısınız?

-Hocaefendi, Hz. Üstad’ın ‘Gayrımeşru muhabbetin cezası merhametsiz azaptır.’ sözünü, AKP’ye verilen destek adına özeleştiri mahiyetinde sarf etti. Ben buna Hocaefendi’nin kendi muhasebesi olarak bakarım. Katılmam diyemem ama, eğer bugün şu olup bitenleri gördükten sonra, yaşadıktan sonra dahi 2010 yılı referandum sürecine, 2011 yılı seçim Türkiye’sine tekrar dönecek olsak, Cemaat o zaman yaptığının yine aynısını yapar. O günkü şartlar başka bir alternatif koymuyordu önünüze; tek bir yöne işaret ediyordu. Neden?

Bu ülke 4 defa darbe yaşamış bir ülke. Asker, devamlı içeride kendi hükümetine yöneliyor. Ve 2002’de AKP, iktidara geldikten sonra bir cuntanın sürekli bir darbe toplantıları, görüşmeleri yaptığını daha sonra medyaya yansıdı: Sarıkız, Ayışığı, Eldiven gibi… Bu planların kendisine karşı yapıldığı, darbe mağduru  olmuş bir siyaset zemininden gelen sivil iktidar var. Hatta içinden geldikleri geleneğin öncüsü rahmetli Erbakan’ın açtığı bütün partiler kapatıldı. O dönem bu sivil iktidarı, ikinci bir alternatif olmadığı için desteklemekten başka yol görünmüyordu.

“İKTİDARA DAHA DENGELİ BİR DESTEK VERİLEBİLİRDİ’

Fakat ne olabilirdi? Baştan itibaren destek daha bir denge içinde verilebilirdi; ülke içindeki dengeler daha etraflı değerlendirilip, destek buna göre bir şekil veya seviyede olabilirdi. Ayrıca, mü’minsiniz. Suizanda bulunamazsınız, zahire göre hükmedersiniz. Karşınızda da bir zaman mağdura da uğramış mü’min bir topluluk var, böyle görüyorsunuz. Mü’min, kerimdir, aldatmaz, öyle biliyorsunuz. Cemaat bir özeleştiri yapacaksa bu noktada değil, başka iki noktada yapmalı ve bunu daima yapmalı.

Hizmet’in; günde defalarca karşısına geçip, kendisine çekidüzen vereceği iki boy aynası vardır. Bunlardan birisi Allah ile münasebet, diğeri ‘Hizmet Düsturları’dır. Her fert, Allah ile münasebetinin muhasebesini kendisi yapmalı ve her zaman yapmalı. Hizmet’in yaşça, başça önde gelenleri varsa, bunlar daha fazla, daha derin ve daha geniş muhasebe yapmalı, kendilerini sorgulamalı. Ayrıca, nimetler arttıkça, hizmetler kabul gördükçe Allah’a daha fazla yakınlık nasıl kurulabilir, daha fazla nasıl şükredilebilir, daha içten ibadet nasıl yapılabilir, bunların hesabı sürekli yapılması gereken bir hesaptır.

İkinci boy aynası olarak, Hizmet düsturları vardır. Bunun için kitaplar da hazırlanmış, Hizmet rehberleri var. Mesela müspet hareket, siyasetle korunması gereken mesafe, sürekli insan kazanabilme, tebliğde dikkat edilmesi gerekenler, İslâm adına her bakımdan örnek olabilme, yani temsil; eğitimde olduğu gibi, medyada, iş dünyasında, hayatın bütün ünitelerinde Hizmet’e ait bir temsil ortaya koyabilme, bunların yolları, hoşgörü ve diyalog gibi.

Her insan elbette Allah ile münasebetlerinde hata yapar, hizmet ederken de hata yapar. Hadis-i şerifte “Bütün insanlar çok hata yapar; hata yapanların, yani insanların en hayırlıları çok tevbe edenlerdir.” buyrulur. Bu bir mesele. Fakat Hizmet rehberliği kalıcı ve dalâlet denecek hatadan Allah onu korur. Çünkü Fatiha Suresi’nden öğreniyoruz ki, Cenab-ı Allah’ın Sırat-ı Müstakim’in rehberleri olarak yarattığı ve vazifelendirdiği kulları vardır. Nisa Suresi 60-9’uncu ayette bunlardan nebîler, sıddîklar, şehid (şahid)ler ve salihler olarak bahsedilir. Demek nebîlerin dışında da Sırat-ı Müstakim’in rehberleri vardır. Allah bize günde 5 vakit namazda 40 defa bu rehberlere tabi olma duası yaptırıyorsa, bu rehberler kalıcı ve dalâlet manâsında hata yapmaz; aksi halde, Allah bizden ‒haşa‒ dalâlete gitmemiz için dua yapmamızı istemiş olabilir.

Ben Hizmet’i çok bilen insan değilim; haftada Zaman’da bir yazı yazıyor, bir de kitap çalışmaları yapıyorum. Bir televizyonda da geçen yıl başlamış Kur’an üzerine programım var. Bunları Hizmet’le münasebetim olsa da, olmasa da yapabilirim. Dolayısıyla, Hizmet’in bir yerde kesin hata yaptığını söyleyebilmem için Hizmet’in her şeyini, bütün boyutlarını içeriden bilmem gerekir.

“HİZMET HAREKETİ ELİT BİR HAREKET OLARAK KALMIŞ, HALKA HİTAP EDİLEMEMİŞ”

Burada sadece son yaşadıklarımıza dayanarak şunu söyleyebilirim: Hizmet hareketi, elit bir hareket olarak kalmış. Halkın büyük  çoğunluğu tarafından bir iman ve Kur’an hizmeti, iman ve Ahiret’i kazandırmaya vesile bir hizmet olarak çok görülmemiş; belki de halkın böyle bir derdi de olmamış. Hizmet hareketi, iyi eğitim veren, ahlâklı insanlar yetiştiren bir hareket olarak görülmüş. Çocuklarını Hizmet müesseselerine verenler, Hizmet’in verdiği eğitimle “Çocuğumuz iyi bir makam, meslek sahibi olsun ve dünyasını kurtarsın; bu arada ahlâklı da olsun” diye vermiş.

Halkın büyük çoğunluğuna Din adına gerektiği gibi hitap edilememiş. Edilse de muvaffak olunamamış, veya halkın böyle bir talebi olmamış. Ben, halkımızın İslâm hassasiyetli kesimlerinde dahi çok büyük çoğunluğu itibariyle dünyanın önde, Din’in dünyaya tabi olduğunu görüyorum. Kur’an’da “Onlar ki, dünyayı severek Ahiret’e tercih ederler” ikazı vardır. Hz. Bediüzzaman, bu ayetin bilhassa günümüze baktığı hatırlatmasında bulunur.

*Cemaatin siyasallaştığı, siyasete bulaştığı yorumlarını nasıl değerlendirirsiniz?

-Ne yaptı da Hizmet siyasete bulaştı? Hizmet, iktidarın bütün gücüyle üzerine gelmesi karşısında savunma yapıyor. Bunu elbette yapacak.  Diğer yandan, herkese sorsak ki: “Dindar, hakiki dindar, hak yemez, adaletli, mütevazi, bulunduğu mevkii geçim yeri değil hizmet yeri olarak gören polisler, hakimler, kaymakamlar, askerler, iş adamları, öğretmenler mi istersiniz, yoksa bulunduğu yeri geçim adına kullanan, rüşvetsiz iş yapmayan, halkı horlayan kamu görevlileri mi istersiniz? Herkes, birinciyi isteyecektir. Hizmet de bu insanları yetiştiriyorsa bu, Hizmet’in siyasallaştığı, siyasî hedefi olduğu manâsına mı gelir? Yoksa Hizmet ülkeye mi hizmet ediyordur?

ÇİFTÇİNİN, İŞÇİNİN İSLAM’A VE HİZMETE İHTİYACI VAR DA KAYMAKAMIN, ASKERİN, POLİSİN YOK MU?

Sonra, Hizmet, herkese açık bir hizmet. Çiftçinin, işçinin, sokaktaki insanın imana, İslâm’a, Âhiret’inin kurtulmasına, hizmete ihtiyacı var da, valinin, kaymakamın, askerin, polisin, bürokratın ihtiyacı yok mu? Onlar için Âhiret yok mu? Elbette hizmet hepsine gidecek. Bir iman ve Kur’an hizmeti hareketi olarak Hizmet, elbette herkesi muhatabı kabul edecek. Bu, siyasete bulaşmak demek mi?

Bir diğer husus: Bugün Hizmet’e siyasallaşma tenkidi yapanlar, dün “İslâm, aynı zamanda siyasî bir dindir. Hizmet ise hiç siyasetle ilgilenmiyor.” eleştirisinde bulunuyorlardı. Hattâ çok sevdiğim bir arkadaş, Hocaefendi’nin vaazlarını arabasındaki teybinden dinlerdi. Bir gün “Ali” dedi, “bu hoca çok entelektüel, çok seviyeli. Fakat sinekten bahsettiği kadar İslâm devletinden bahsetmiyor.” O zamanlar Hizmet’le çok münasebetim yoktu; fakat Hocaefendi’ye ses etmezdim. “Abi” dedim, “Kur’an da sinekten bahsediyor ama, İslâm devleti diye bir şey zikretmiyor.” Bugün dahi halâ meselâ Ali Bulaç bile Hizmet gibi “sosyal İslâmî hareketler”in siyaseti ihmal ettiği eleştirisinde bulunur.

17‒25 Aralık soruşturmalarının arkasında Cemaat’i görerek, “Cemaat siyasete bulaştı; darbeye kalkıştı” diyorlar. Nedir 17‒25 Aralık? Türkiye tarihinde görülmemiş çapta  içine bazı bakanlar, bakan oğullarının da karıştığı yolsuzluk, rüşvet, kara para soruşturması.

Polisin görevi, suçu işleyen kim olursa olsun takip etmek, savcının görevi Türkiye Cumhuriyeti adına sanıkları gerekirse mahkemeye sevketmek, mahkemenin görevi de yargılamak değil midir? Polis ve yargı, velevki Cemaat’le alâkası olmuş bile olsa, vazifesini yaptığı için suçlanır mı ya? 17‒25 Aralığı inkâr edebilen var mı? Suçlanan bakanlar niye tekrar vekil yapılmıyor, niye Yüce Divan’a sevkedilmelerine AKP Meclis’te ret oyu verdi, Anayasa Mahkemesi büyük çoğunluğuyla Abdullah Gül ve Erdoğan’ın seçtiği üyelerden oluştuğu halde? Neden 17‒25’in Meclis’te araştırılmasını AKH yine reddetti? Niye ilgili tapeleri mahkemeye götüremiyorlar? Din’de, yasalarda sıradan halk yargılanır ama iktidar mensupları, bakanlar, bakan çocukları yargılanamaz diye kaide mi var? Hukuk ve kanun önünde herkes eşit değil mi? Kendi iktidarına, Yürütme’ye gerekli soruşturmayı yapabilen Emniyet ve Yargı takdire mi lâyıktır yoksa tekdire mi?

Bu yaşadıklarımızda Cemaat’i suçlamak şu manâya gelir: Demek ki halk olarak biz adalet istemiyoruz; adalet, hak, hakikat ve ahlâk adına tercihte bulunmuyoruz. Bizim pusulamız menfaatlerimiz, siyasî tarafgirliğimiz, kendi cenahımız.

*Cemaat’in CHP’ye HDP’ye oy verdiği söyleniyor ve bu çokça tenkit konusu  yapıldı?

-Önce şunu ifade edeyim: şahsen, Hizmet’in hangi partiye rey vereceği konusunda net bir kararı var mı yok mu kesin olarak bilemiyorum. Diğer yandan, bütün siyasî partiler rejimin unsurlarıdır; hiç birisi din değildir, dinî mezhep değildir. Aralarındaki fark, daha iyi hizmet etme, daha hukukî ve adil olma,işgal ettikleri mevkileri ülkeye samimi hizmet için kullanma farkıdır. Bu konuda Bediüzzaman CHP’ye rey vermezdi diye de propaganda yapıyorlar. Hz. Üstad, kendi zamanında kurulan İttihad-ı İslâm Partisi’ne de rey vermemiş, bu partiyi tasvip etmemiştir. Ancak halkın % 60‒70’yi din adına belli bir şuur seviyesine ulaştığında böyle partilerin tasvip edilebileceğini söylemiştir. Bundan dolayı Risale-i Nur cemaatleri, meselâ Erbakan’a genellikle rey vermediler.

Hz. Bediüzzaman, bir idareyi üç noktada değerlendirir: (1) “Kimse başkasının suçuyla yargılanmaz” düsturundan kaynaklanan suçun şahsîliği prensibine dikkat etmek. AKP, bu konuda bilhassa Hizmet’e reva gördükleriyle ancak 0 (sıfır) alır. (2) Makam  ve mevkileri hizmet yeri olarak görüp, halka hizmetçi olmak. AKP, özellikle son 4 yıllık icraatı, bilhassa son iki senede yaptıkları ve ortaya koydukları tavırla bu konuda da 100 üzerinden 10 alır veya alamaz. (3) Ülkede birlik ve kardeşliği tesis etmek. AKP, bu konuda da ancak 0 alır. Şimdi bu aslî prensipler çerçevesinde 100 üzerinden 3 alabilen bir partiye rey verilir mi? CHP’nin ise bu konularda nasıl davranacağı henüz meçhul.

Meseleye sadece Hizmet açısından yaklaşacak olursak, AKP, bütün hatlarıyla, ülke terörle kasıp kavrulurken Hizmet’in üzerine geliyor; dünyanın her tarafında Hizmet müesseselerinin kapatılması için ellerinden geleni yaptılar. Şahsen, Kur’an’ın bütün tarihi peygamberler ve onların vârisleri üzerinden anlatmasından hareketle Türkiye’nin de, hattâ önemli ölçüde İslâm dünyasının ve bir bakıma dünyanın da geleceği Hizmet hareketinde görüyorum. Bütün bu gerçekler karşısında da Hizmet, nasıl AKP’ye rey verebilir. Şu anda bir realite de var ki, CHP ve MHP’li belediyelerin bulunduğu şehirlerde Hizmet hareketi daha rahat hizmet verebilirken, AKP, belediyeleri ellerinde bulundurduğu pek çok yerde de Hizmet’e kan kusturuyor. 30 Mart belediye seçimlerinde AKP’ye rey vermiş Hizmet mensupları varsa kulakları çınlasın.

Burada bir noktayı daha hatırlatmak gerekiyor: Bir zaman Hizmet’i, Risale cemaatine DP’li dendi; bir zaman AP’li, bir zaman da ANAP’lı dendi ve AKP’nin içinden çıktığı kesimler Risale cemaatlerine siyasî tercihleri sebebiyle hep suçladılar. Siyaseti Din’in yerine koyup, Bediüzzaman’ın “Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım.” sözüne tam haklılık kazandıran tavırlar içinde bulundular hep. AKP kurulunca Risale cemaatleri büyük ölçüde AKP’yi destekledi, Hizmet de aynı davrandı. Ama Hizmet bugün AKP’den desteğini çekmişse bu Hizmet’in siyasî değil, ilkesel davrandığını gösterir. Hizmet, aklını peynir ekmekle yemedi. Yolsuzluk soruşturmaları başlayınca cemaatlerin büyük çoğunluğunun yaptığı gibi AKP’nin yanında yer alır ve hizmetlerine daha rahat devam ederdi. Fakat Hizmet, başına gelebileceklerin rağmına hakkın, hakikatin, dürüstlüğün, adaletin yanında yer aldı. Demek ki Hizmet’in siyaset karşısındaki tavrı particilik, siyasetçilik değil, tamamen ilkeseldir, ülke içindir; hak, adalet, doğruluk ve dürüstlük adınadır.

*Siz 1,5 yıl İran Konsolosluğu’nda çalıştınız. İran’ı iyi bilen bir isimsiniz. Cemaatte bir İran düşmanlığı mı var? Nedir bu  İran aleyhtarı sözler? Muta nikahı neden gündeme getiriliyor?

-Cemaat’in İran düşmanlığı değil, İran’ın cemaat düşmanlığı var. Bildiğim kadarıyla, Cemaatin dünyada okul açamadığı iki ülkeden biri İran, diğeri İsrail.

İran, Safevîlere kadar Sünnîlerin büyük çoğunluğu teşkil ettiği bir coğrafya idi ve İslâm dünyasında bir İran devleti yoktu. Safevîlerle beraber İran, bilhassa Osmanlı Devleti’ne rakip ve onun bekasını tehdit eden bir devlet ortaya çıktı. Safeviler, baştan Sünnî bir tarikat iken bu rekabete dinî temel olsun diye Şiiliği kabul ettiler ve İran’ı zorla Şiileştirdiler. Şiîlik, İslâm içinde ayrıştırıcı siyasî bir azınlık mezheptir ve mücadelesini Sünnîliğe karşı vermiştir. Şiîliğin İslâm’ın yayılması konusunda bahsi değer bir hizmeti olmamıştır. Onlar için zafer, daha çok Sünnîliğe karşı kazanılan zaferdir. Devrim’den sonraki tavırları ve yayınlarında da bunu hep müşahede ettik. Yani İran, hem ulusal bir rekabet, hem mezhep rekabetiyle İslâm dünyasında ayrıştırıcı ve bir bakıma tehdit ifade eden bir konum kazanmıştır. Ve ABD’nin GOP veya BOP planları da hep İran’ın lehine gelişmektedir ve İran, ABD ile yaptığı son anlaşma ile “Büyük Şeytan”la resmen de el sıkışmıştır. Bakın, Suriye’de Esed’in gitmesini asla istemeyen İran, bazı yetkililerinin ağzından, “Esed gider ve İhvan Suriye’de hakim olursa İsrail’in varlığı da tehlikeye girer” diyebilmiş bir ülkedir. Yani İran için Suriye’de İhvan olmasın ama İsrail varlığını devam ettirsin.

Diğer yandan, İran bugün Türkiye’de çok büyük bir nüfuz sahibi. Niye nüfuz sahibi? Bir: Türkiye’deki Aleviler bugün maalesef iktidar tarafından bir manada İran nüfuzuna bırakılmış durumda. Ve Alevi dedeleri götürülüp İran’da bir şekilde İran adına kazanılmaya çalışılıyor.

“İRAN, AKP İKTİDARINDA ÇOK CİDDİ NÜFUZ SAHİBİ”

İkinci olarak, İran Türkiye’de AKP iktidar üzerinde de ciddi nüfuz sahibi. Bakın, İran’la bizden başbakan, onlardan cumhurbaşkanı seviyesinde yapılan görüşmelerimizde hem Tahran’da, hem Birleşmiş Milletler’de İran bayrağı bulunuyor ama Türk bayrağı bulunmuyor. İran tarafı niye koymuyor; Türkiye tarafı neden koydurmuyor? Sen bunu koyduramıyorsan, demek ki İran’a yaptıramadığın bazı şeyler var. Demek ki İran’ın elinde sana istediğini uygulatabilecek bazı kozlar var.

Bir de İran üzerinden geleceğimize dinamit konuyor. Bugün iktidar imam hatipler açıyor. Seçmeli Kuran ve Siyer dersleri koyuyor. Fakat Şiilik, Caferilik adı altında hak mezhep olarak müfredata girmiş durumda. Oysa Ulemamız ittifakla 12‒13 asırdır Şiîliği hak mezhep olarak kabul etmemiş. Bu müfredat ne getirecek? Zinayı muta adı altında, yolsuzluğu humus adı altında, yalan ve iftirayı takıyye adı altında meşrulaştıran “dindar” nesillerimiz olacak.

*1 Kasım seçimlerine gelecek olursak, sizce 1 Kasım’da sonuç nasıl olur? AKP tek başına iktidar olursa, sonrasını ülke için nasıl görüyorsunuz?

-Ben Türkiye’nin, İslam dünyasının ve dünyanın geleceğini önemli ölçüde Hizmet hareketinde görüyorum. Gerek Türkiye’nin bugünü ve yarını adına, gerek İslam dünyasının bugünü ve yarını adına ana dinamiği Hizmet hareketi olarak görüyorum. Dolayısıyla ben hadiselere bakarken Hizmet hareketinin perspektifiyle, yani bu hareket nereye gidiyor noktasında bakarım. Türkiye’de beklenen güzel değişimin Hizmet hareketinin dinamiğiyle olacağına inanıyorum.

Bu bakımdan Türkiye’nin geleceğini 3 şey belirleyecek.

Bir: Hizmet hareketi Allah katında neyi hak ediyor? Neye liyakati var?

İkincisi: Şu anda bu hareketin karşısında duranlar, başta AKP olarak neyi hak ediyor? Çünkü bunlar gidecek ki, yeni zemin açılsın Türkiye’de.

Üçüncüsü: Bütün bir halk olarak neye müstehakız?

Benim için geleceği tahmin etmede bu 3 faktördür önemli olan. Yoksa seçim olmuş olmamış, şu netice çıkmış, çıkmamış bunlar ancak bu 3 dinamiği görebilmede yan faktörlerdir.

“AKP’YE OY VERMEK; TERÖR, İSTİKRARSIZLIK VE HİZMET’İN ÜSTÜNE GELİNMESİ DEMEK”

1 Kasım’a gelince, AKP’ye kesinlikle oy vermem. AKP’ye oy vermek demek, bana göre bundan sonra bu ülkenin daha fazla terör, ekonomik istikrarsızlık, sosyal istikrarsızlık ve Hizmet hareketinin üzerine daha fazla gelinmesi demektir. Sonuç ne çıkar, o da biraz önce arz ettiğim 3 dinamiğe  göre Cenab-ı Allah’ın bulunacağı takdire bağlı. Tercihimizi doğru yapmışsak çıkacak her neticeyi rıza ile kabul ederiz.

*Tüm bu süreç nasıl sonuçlanacak? Ne kadar daha sürecek?

-Ben, hiç tarih vermedim, tarih verenler de hep yanıldılar. Tarih vermek, gaybın mutlak bilgisi Allah katında olduğundan, hem itikadımıza, hem edebe aykırı olur. Fakat ne olursa olsun AKP iktidarının çok süreceğine kani değilim.  Fakat Kadir’in neticeyi tayinde vereceği hükmü biraz önce arzettiğim 3 dinamik belirleyecek.

Bir de Allah bu süreçte Hizmet’e öyle bir hizmet yaptırdı ki, şu ana kadar yapmış olduğu hizmetlerin tamamından aldığı sevapların birkaç katını almıştır. Neyi yaptırdı bakın? İslam’ın dünyada bir manzarası, bir imajı var. Batı dünyasında İslam denilince IŞİD, El Kaide, Boko Haram gibi örgütler akla geliyor. Batı’nın nasıl gördüğü önemli mi? Batı’nın da, Doğu’nun da, Kuzey’in de, Güney’in de nasıl gördüğü önemli. İmaj da önemli. Çünkü, insanlar İslâm karşısında ya ümmet-i icabettir (Müslümanlar) veya ümmet-i davettir (İslâm’a çağrılacaklar).

Mevcut İslâmî manzara ve imaj karşısında Allah aşkına, İslâm’a kim ilgi duyar. Bir tarafta Arap dünyası, Hint‒Pakistan alt kıtası. İslâm adına davrandığını iddia eden terör örgütleri, korkunç katliamlar… Diğer tarafta Türkiye’de İslâmcı kökenli bir iktidar ve manzara ortada. Eğer bu atmosferde Hizmet hareketi olmasaydı artık İslâm’ın üzerine kapkara bir şal geçmiş olacaktı. Fakat Hizmet, bilhassa gönüllülerinin yüksek ahlâkıyla, insanlık ortak paydasına seslenebilmekle bütün dünyada çok güzel bir imaj ortada koydu Allah’ın izniyle İslâm’ın yüzünü kurtardı, ağarttı. Artık dünya İslâm denince Hizmet hareketine de bakıyor ve diğerlerinin ortaya koyduğu manzara ve imajı artık İslâm’a mal etmiyor.

*Gülen’in, sohbetlerinde ‘çok yakında devrilecekler’ gibi söylemleri oluyor…

-Hocaefendi gibi zatlar, ya keşfe dayanarak, ya da hadiselere bakarak hükmederler. Ama ikisinde de yanılma olabilir. Keşfedersiniz, güzel bir atmosfer geliyordur, fakat o esnada işlenen önemli hatalar bu gelişmenin önüne set çeker. Hadiselere bakarak konuşur, tahminde bulunursunuz, fakat ya bilgileriniz tam ve bütünüyle doğru değildir veya yine arzettiğim gibi beklediğiniz güzellik tehir edilir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) dahi, gördüğüne dayanarak Umre için Medine’den ashabıyla çıktı, fakat Hudeybiye’den geri dönmek zorunda kaldı ve umresi ertesi yıl gerçekleşti; yani beklediği yıl olmadı. O bakımdan, netice de, onun zamanının mutlak bilgisi de Allah’ın katındadır. Bir de, “Her gelecek yakındır,” ama yakınlık izafidir. Hocaefendi’nin sözüne bu açıdan da bakılabilir.

“YARIN AKP’LİLER GİBİ, OH OLSUN’CULAR DA HİZMET’TEN ÖZÜR DİLEYECEK”

Fakat şuna inanıyorum. Hadiseler öyle gelişiyor ve gelişecek ki herkes, AKP neymiş, Hizmet hareketi neymiş, AKP’nin peşine takılan cemaatler neymiş, Ergenekon, Balyoz neymiş, herkes bunları görecek; gerçekleri teorik olarak anlayamayanlar, yaşayarak öğrenecek. Hizmet Hareketi’ne ‘Siz AKP’ye destek verdiniz, müstehaksınız’ diyenler, ‘oh olsun’cular da AKP’liler gibi yarın özür dileyecek. Yaşayacağız bunları.

“HİZMET’İN ÜZERİNE DAHA FAZLA GELEBİLİRLER, KİMSE ÜMİTSİZLİĞE KAPILMASIN”

*Son olarak eklemek istedikleriniz var mı?

-Hizmet hareketinin gönüllüleri katiyen ümitsizliğe kapılmasın. Cenab-ı Hakk’a çok dua etmeli. Şunu da nazara almalı, Hizmet daha fazla sıkıştırılabilir. Bu süreç devam edebilir. Mesela 1 Kasım’dan sonra tek başına iktidar olmasa bile AKP bir azınlık hükümeti olarak devam edebilir. Bunların hepsini nazara almak lazım. Dolayısıyla, Hizmet hareketinin üzerine daha fazla gelinebilir. Burada Hizmet mensuplarına düşen, yerinde dimdik ve çok sağlam durmak.Bir de Hizmet’e yeni kanallar açmak.  Okullar da kapatılsa, bütün müesseseler de kapatılsa, hizmet adına halkın içine girebilecek farklı yollar, kanallar bulunmalı.

Hizmet’in üzerine ne zaman gelindiyse hizmet gelişmiştir. Sürecin sonrasında ülkeyle beraber Hizmet hareketinin geleceğini çok parlak görüyorum. Fakat ifade ettiğim gibi,olup-bitenler, yaşadıklarımız, halkta ve diğer Müslüman kesimlerde, hatta Türkiye’nin bir takım demokrat kesimlerinde dahi biraz bencilce ele alınmaya devam ederse bu defa benim esas endişem, ülke ağır bedeller öder.

İşte, korkunç bir Ankara katliamı oldu. Evet, sebepler noktasında güvenlik zafiyeti, istihbarat zafiyetleri, hattâ bir takım ihanetler bile arayabilirsiniz, ama bir de her zaman âdil olan kaderin fetvası var. O bakımdan, hadiselere perde gerisindeki asıl sebepler noktasında bakmamız lazım. Bu noktada hala yanlışta ısrar edilirse daha neler yaşayacağımızı Allah bilir…

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir