Ali Ünal – Evrim

voyageoftime

Bir zaman bir Marksizm uzmanına Marksizm’le ilgili iki soru sormuştum:

(1) Marks’a göre bilgi, kişi ile kullandığı üretim araçları arasındaki münasebetin ürünüdür ve doğru bilgiye ancak bu münasebetin komünist sistemdeki şekliyle ulaşılabilir.

Bu durumda, bütün ideolojisini kapitalist sistemde oluşturan Marks’ın ideolojisi bütünüyle yanlış olmuyor mu?

(2) Marks’a göre, insan, iradesiyle meslek seçmez; ancak kullandığı araçların onu yönlendirmesiyle mesleğini seçer. Ama Marks, ilk insanın avcı olduğunu iddia ediyor. Bu durumda, onun avcılık aletlerini yeryüzünde hazır bulmuş olması gerekmez mi? Marksizm uzmanımız, bu iki soruya da, “Hiç düşünmemiştim” diye cevap vermişti.

Batı’da ortaya çıkan bütün ideolojiler birer çelişkiler yumağı olduğu gibi, bu ideolojiler “bilim”le, “bilimsel” tezler, teoriler meselâ hukukla, ekonomi ile, günlük hayatın gerçekleriyle, beşerî bilimler denilen sosyoloji, psikoloji “tabiî” bilimlerle çok defa çelişir. Çünkü, ideolojilerin de, bilimselliğin de, beşerî bilimlerin de arkasında bambaşka gayeler vardır ve bunlar, çok defa o gayeler adına ortaya konmuştur. Meselâ, K. R. Popper, Hegel’in, tarihselcilik felsefesini, Prusya’nın “ilâhî” ve “tarihin geri çevrilemez, önlenemez kanunları”nın ürünü, dolayısıyla kendisine mutlaka itaat edilmesi gereken bir devlet olduğunu “ispat etmek” maksadıyla uydurduğunu yazar.

Evrimin de, benzer şekilde, Papaz Malthus’un İngiltere’de uygulanmakta olan fakirleri koruma kanununa karşı ortaya attığı “Güçlülerin ayakta kalıp, fakirlerin, güçsüzlerin elenmelerinin tabiî”, yani “natürel seleksiyon”un tabiatta bir kanun olduğu iddiası üzerine bina edildiği bilinen bir gerçektir. Ünlü Fransız zoolog P. P. Grassé, bu noktayı bilhassa vurgular. İşte, evrim teorisi, bir taraftan güçlülerin, emperyalistlerin, diğer taraftan onu Allah’ı inkârda temel alan Marksist ideolojinin ve bilim çevrelerinde inkârcılığın, din karşıtlığının bir silahı olmuştur ve bundan dolayı da ısrarla savunulmakta ve korunmaktadır. Evrim, en son BBC Focus dergisinin yaptığı üzere, çeşitli vesilelerle gündeme getirilir, tekrar tartışılır, ama her zaman temel tez olarak kabul edilir; bütün çalışmalar güya onu ispatlamaya yöneliktir, yani evrim, vazgeçilemez bir ön kabuldür, bir dogmadır.

Şahsen, evrim uzmanı değilim, bir bilim adamı da değilim. Fakat evrimin, kendi içindeki çelişkileri gibi, onun akılla, kâinattaki düzenle, bizzat bilimle nasıl çeliştiğini görmek için evrim uzmanı, bilim adamı olmak gerekmiyor. Bir defa evrim, bizzat evrimcilerin kabul ettiği gibi, tekrar etmez ve geri çevrilemez. Ayrıca, asla gözlemlenmiş de değildir; tekrar etmez olduğuna göre gözlenmesi mümkün de değildir ve bugün pek çok evrimciler, insanla birlikte evrimin, evrimleşmenin öldüğünü ileri sürmekte ve işin içinden çıkıvermektedirler. Öyleyse evrim neye dayanmaktadır?

Evrimin en temel aklî, “bilimsel” ve en temel görünür gerçeklere zıt çelişkisi de işte burada yatmaktadır. Evrim, varlıkların yapısındaki, bünyelerindeki yakın benzerliklere, meselâ tek hücreli amipten insana doğru gelirken bu yapılardaki gelişmişliğe dikkat çekmektedir. Bunu evrime gerekçe saysak bile, önce şu sorunun cevaplanması gerekir: Tek bir hücreden hiçbir sapmaya uğramadan basamak basamak insana uzanma, bir gayeyi, bir hedefi göstermez mi? Oysa evrim, varlıkta gayeliliği ve hedefi kabul etmemekte ­­–çünkü kabul ettiği takdirde, bu gaye ve hedefi belirleyen bir üst aklın kabulü zaruri olacaktır– ve bütün oluşumu tesadüflere bağlamaktadır. Haydi bunu da görmeyelim; yine de, varlıkta fonksiyon mu önce gelmektedir yoksa yapı mı? Yani biz önce kitap yazar sonra ona manâ mı veririz, yoksa önce manâyı zihnimizde oluşturur, sonra onu kelimelere mi dökeriz. Evrim, varlığı “Önce kitap yazar, sonra ona manâ veririz” şeklinde açıklamaktadır. Varlıklardaki yapı benzerlik ve farklılıklarını tayin eden, onların vazifesidir, fonksiyonudur, varlıklarındaki gayedir; yoksa yapıya göre onlara gaye biçilmekte değildir. Dolayısıyla, organizmalardaki yakınlık hiçbir zaman evrime delil olamaz.

Bu konu da devam etmeyi hak ediyor.

*

Evrim teorisini iyi değerlendirebilmek için önce modern bilimsel yaklaşımı ve evrim iddiasının arkasındaki maksadı iyi anlamak gerekir. Bu yaklaşımı doğuran, Batı’da bilimin daha çok sınıf ve menfaat çatışması kaynaklı olarak dine muhalif gelişmesidir;

bilhassa evrim iddiasının arkasındaki ana maksat da Yaratıcı’yı inkârdır; demek ki evrim, iradî bir ön kabuldür. Söz konusu yaklaşıma göre,

 

(1) Bilimin sahası, ancak fizikî dünyadır.

(2) Fizikî dünyanın sahasına girmeyen her şey, felsefîdir, metafizikîdir.

 

Açıktır ki, felsefeyi ve metafiziği kendinden uzak tutma iddiasındaki bilim, dine karşı gelişmesi ve konumlanmasından kaynaklanan felsefî ve metafizikî dogmalar üzerine oturmaktadır ve daha başka dogmalar üreterek yoluna devam etmiştir. Bunlar da:

 

(1) Ancak bilimin ispatladığı bir şey gerçektir.

(2) Dolayısıyla gerçek, ancak fizikî dünyadadır.

 

Bir yandan, felsefî ve metafizik bir yargıyla varlık sahasını ayıracaksınız, sonra bunlardan birini kendinize çalışma alanı seçeceksiniz, sonra da gerçeği sadece sahanıza hasredip tekelinize alacak, felsefe ve metafiziğe havale ettiğiniz sahaların varlığını da ya inkâr veya bu sahaların gerçeklerini “bilimsel” değil diyerek mahkûm edeceksiniz.

Bilim, gerçekleri fizik âleme hasretmekle aklımızı beş duyumuza tâbi kılmaktadır. Oysa beş duyu dışındaki aklî gerçekler, “bilimsel” gerçeklerden daha temel bir konuma sahiptir. Meselâ, “Yok, var olmaz ve yoktan var olunmaz.” Bu gerçeği inkâr edemeyen bilim, maddeye ezeliyet vermektedir. Ama bir diğer küllî kaide olarak, “Ezelî, yani zaman ve dolayısıyla mekân ötesi bir şey, mürekkep olamaz, parçalanmaz, maddî hususiyetlerden mücerret olması gerekir.” Ama madde, zaman ve mekân boyutlarıyla sınırlıdır, mürekkeptir, parçalanmaktadır. Bundan dolayıdır ki materyalistler, madde tarifini değiştirip durmuşlardır. Yine bir diğer kaide olarak, “Bir şey, kendinde var olmayanı başkasına veremez.” Madde, cansızdır; ilimden, iradeden, şuurdan yoksundur. Oysa varlık, açıktır ki ilme, iradeye ve kudrete muhtaçtır ve hem bunlara sahip, hem hayat sahibi varlıklar pek çoktur. Şu halde, mevcudiyeti mutlak, ezelî ve kendinden, var edip, varlığın sahip olduğu her şeye de mutlak manâda sahip ve onları ona verebilecek bir Var’a kesinlikle ihtiyaç vardır. Bilim, bu en önemli gerçekten kaçma adına, mutlak ilim, irade ve kudret gerektiren şu muhteşem varlığı “tesadüf” ve “zorunluluk” gibi iki kelimeye havale edebilmekte, böylece felsefî ve metafizikî bir dogma daha üretmekte, putunu kendi yapıp kendi tapmaktadır. Yine, varlık, asla maddî boyutundan ibaret değildir. Varlıkta, her bir varlığın “ne”liği manâsında mahiyet, “kim”liği manâsında hüviyet, bir de bütün bunların “hey’et-i umumiyesi” olarak şahsiyet vardır. Kimliği ve maddî yapıyı tayin eden ve ondan önce gelen, mahiyettir. Bunların hiçbirisi “tabii” bilimlerin sahasına girmediği gibi, varlık üzerinde organizmalarından, cismanî yapılarından çok daha tayin edicidir de.

Varlıkta maddenin manâya tâbi olduğunun bir diğer delili düşüncedir. Bazı iddiaların aksine, insan, kelimelerle düşünmez. Çünkü hiç kelimeye dökülmemiş manâlar kalbe doğar, bazı manâları ifadeye kelime de bulamaz ve “vücut dili” kullanırız. Dolayısıyla, varlıkta aslolan manâdır; manâyı tayin eden mahiyettir, sıfatlar toplamıdır. Mahiyet ve manâ kelime kalıbına girince kimlik oluşur. Şu halde, kâinatın maddî yapısının ötesinde manâsı ve mahiyeti söz konusudur. O manâ ve mahiyet de, kâinatın ötesinde birinin “zihni”nde, ilminde bulunması gerekir. Bu düşünce ve sonuçları üreten de bilim değildir, akıldır. Demek ki, akıl maddî değildir ve maddeden öncedir. Ama akıl, her şey değildir. Akıl icat eder, tasdik eder ama tecrübe edemez. Tecrübe için hisler lâzımdır. Hislerin tecrübesi de bir yere kadardır. Bir de iç müşahede söz konusudur. İrade de dahil olmak üzere bunların toplamına vicdan denir. Vicdan, insanın şuurlu fıtratı, şuurlu varlığı, bir bakıma ruhun aslî mekanizmasıdır.

Evrimi değerlendirebilmek için önce bilimci ve evrimcilerin tuzaklarından kurtulmak zorundayız.

 

 

*

Bilhassa ABD’de bilim adamlarının % 99’u evrimi kabul ediyormuş. Ne değer ifade eder ki? 19’uncu asırda fizikçiler hayat, şuur, irade gibi “bilimin yedi bilinmeyen”i dışında her şeyi izah edebilecekleri iddiası ve tekebbürü içinde idiler; hepsi de, Newton fiziğine iman etmişti.

Quantum fiziği, iddialarını tarihin çöplüğüne atıverdi ve Eddington, Max Planck, James Jeans gibi ilim adamları, Mevlânâ, İbn Arabî, Molla Cami gibi yazıp konuşmaya başladılar. Bu hususta temel gerçeği K. R. Popper ifade ediyor: “Hem Einstein’ın hem Newton’un teorilerinin her ikisi de pekalâ yanlış olabilir.”

Fizikçilerin ateizm ve materyalizm adına bıraktıkları boşluğu evrimciler doldurdu. Evrim, sadece canlıların değil, bütün bir kâinatın, canlı-cansız her şeyin tesadüfen ve kendiliğinden evrimleşerek ortaya çıktığı iddiasıdır. Bu aslî özelliğiyle, ateizm-materyalizm-evrimcilik şudur: Ezelde ilimsiz, şuursuz, hayatsız bir nokta vardı. Bu, kendiliğinden, tesadüfen ve herhangi bir gayeye yönelik olmaksızın harekete geçti ve zaman-mekân boyutu edindi. Sonra ondan tesadüflerle 30 civarında harf üredi. Bu harfler, kusursuz bir şekilde tesadüfen sonsuz denebilecek çeşitlilikte bir araya gelerek her biri ayrı manâda ama birbirleriyle tam bir âhenk ve birlik içinde trilyonlarca kelime oluşturdular; kelimelerin mükemmel bir şekilde bir araya gelmesiyle kusursuz ve manâlı cümleler, cümlelerden paragraflar, paragraflardan bölümler, bölümlerden trilyonlarca astronomi, astro-fizik, fizik, kimya, biyoloji, zooloji, jeoloji, genetik, tıp, anatomi, coğrafya, matematik, geometri vb. kitapları meydana geldi. Ateizm-materyalizm-evrimcilik, sadece bu değil, bundan, meselâ yazı olarak güneş ile, elma ağacı ile, koyun ile, Hasan oğlu Mehmet ile gerçek güneş, elma ağacı, koyun, Hasan oğlu Mehmet arasındaki fark ölçüsünde daha öte bir iddiadır. Ateist-materyalist-evrimciler, bilim adına bu iddiayı kabullenmemizi istiyor, kabullenmemeyi bilim dışılık, dogmatistlik olarak mahkûm ediyorlar.

Önceki yazımızda belirtildiği gibi, Darwin’i evrim hipotezinin (varsayım) temellerinden olan “tabii ayıklanma” fikrine, Papaz Malthus’un İngiltere’de fakirlere yardım kanununu kaldırmak için ileri sürdüğü ve ırkçılığın, faşizmin anası sosyal Darwinizm’in kurucusu H. Spencer tarafından “en iyi uyum gösteren” şeklinde ifade edilen “Ancak güçlü olanların hayatta kalma hakkı vardır” miti götürmüştür. Her ne kadar hayatta belli ölçülerde bir mücadele varsa da, insanlığın hayatında savaş gibi, varlıkların hayatında mücadele aslî değil, arızîdir; aslolan, bütün kâinatta ve insan vücudunda açıkça gördüğümüz üzere, yardımlaşmadır, dayanışmadır. Bir kiraz elde etmek için ısısı ve ışığıyla güneş, hava, su, toprak, bütün insanlar bir araya gelse üretmeleri mümkün olmayan kiraz çekirdeği, dünyanın güneşle olan konumu en mükemmel şekilde işbirliği yapar ve dolayısıyla bir kirazın gerçek fiyatı bütün kâinattır. Ayrıca, canlıların bebeklik ve çocukluk zamanları ile yetişkinlik zamanlarında açıkça müşahede olunduğu üzere, zayıflar, gerçek muhtaçlar daha iyi beslenir, daha iyi bakım görür, korumaya alınır.

Darwin’in evrim hipotezinin bir diğer temeli olan “hayat ağacı” kurgusu da, tamamen 19’uncu asırda Batı’da pek revaçta olan ve Spencer’ın da esas aldığı terakki (progress) mitine dayanmaktadır. ABD’li bilişim ve suni zekâ uzmanı Chris Betman’ın yazdığı gibi, evrim hipotezinin temel iddiaları ve onların dayandığı bütün iddialar böyle birer mittir ve evrim konusundaki bütün araştırmalar bu mitleri doğrulamak için yapılmaktadır. Betman, “Modern bilimsel düşüncenin hiçbir boyutu, metafizikî alana evrime olan inançlar ölçüsünde çaktırmadan sızmamıştır” der. Thomas Kuhn ise, “Bilim adına ileri sürülen yeni teoriler doğru oldukları için değil, yeni oldukları için kabul görmekte, tarihte kalmış (esirin varlığı gibi) teoriler ise, terk edildikleri için değil, eski oldukları için bilimsel kabul edilmemektedir” diye yazar.

Gerçeğe ulaşmak için önce bilimselliğin tuzaklarından mutlaka kurtulmalıyız.

*

Evrimci Dobzhansky, “Evrim, tekrar etmez ve geri çevrilemez.” der; yani evrim, doğruluğu veya yanlışlığı “bilimsel” kriterlerle ispatlanamayacak çok uzun bir süreci işaret etmektedir. Doç. Dr. Caner Taslaman, şu açıklamayı yapar: “Evrim teorisinin başka yaklaşımlardan daha doğru olduğunu görmek için, onu bu yaklaşımlardan ayırt eden ana unsura bakmak gerekir.

Bu ana unsur ise, istisnasız bütün türlerin başka bir türden oluştuğu iddiasıdır. Bu iddiayı ispat için, türlerde bazı değişikliklerin, mikro-mutasyonların bulunduğunu göstermek yetmeyecektir. Ancak bir türden diğer türe geçişi sağlayacak büyük makro-mutasyonların olduğu gösterilebilirse bu, evrim teorisi için bir delil teşkil edilebilir.” Bu ise, gösterilememiştir.

 

Bizzat Darwin, hipotezinin önündeki üç büyük engele parmak basmıştır ve bu engellerin hiçbiri aşılmış değildir: “Eğer teorim doğruysa, türleri birbirine bağlayan sayısız ara-geçiş çeşitleri mutlaka yaşamış olmalıdır… (Paleontoloji, bunları ortaya koyamamıştır. Tam aksine, meselâ en az bir milyar yıldır değişmeden kaldığı ispatlanan mavi deniz yosunları, süngerler, yumuşakçalar, 1938’de Güney Afrika sahili açıklarında fosili bulunduğu zaman ara tür diye ileri sürülüp, güya böyle olduğunu ispatlama adına uydurma şekilleri yapılan, ama daha sonra dünyanın çeşitli yerlerinde canlısı, dolayısıyla yaşadığı keşfedilen coelacanth da hep değişmeden gelen organizmalardır.) İkinci engel, ‘içgüdüler’dir. İçgüdülerin birçoğu öylesine şaşırtıcıdır ki, onlar, okura teorimi tümüyle yıkmaya yeter güçte görünecektir. İçgüdülerin tevarüsü, mümkün değildir. Bildiğimiz en şaşırtıcı içgüdüler, örneğin balarısının ve karıncaların birçoğunun içgüdüleri, alışkanlıkla kazanılmış olamaz. Çok daha ciddî (üçüncü bir) problem daha vardır ki, bu da, hayvanlar âleminin temel sınıflarına ait türlerin bilinen en aşağı tabakalardaki fosil kayalarında (Kambriyen patlamasıyla) birden ortaya çıkmasıdır.”

 

Evrimciler, bileşiklerin organize biçimde aynı anda bir araya gelerek, hücre dediğimiz muazzam kompleksi, hattâ daha öte canlı organizmaları üretebildikleri iddiasındadırlar. Böyle bir iddianın, M. Bucaille’e göre, yüksek ısıda aynı anda demir cevheri ve kömürden oluşan çelik parçacıklarının bir dizi mutlu rastlantılar yoluyla Eyfel Kulesi’ni yapabileceklerini ileri sürmekten farkı yoktur. Kaldı ki, bir hücrenin yapısı, Eyfel Kulesi’nden çok daha karmaşıktır. Evrimciler, iddialarına güya delil olarak, buhar, metan, amonyak ve hidrojenden oluşan bir gaz atmosferinde elektrik kıvılcımları kullanarak amino asitler gibi karmaşık kimyevî bileşikler elde edilebileceğini iddia eden S. Miller’in deneyini ileri sürerler. Bilim adamlarının “ilkel atmosfer”in Miller’in ileri sürdüğünden farklı olduğunu düşünmesi bir yana, evrim bütün olup bitenleri tesadüfe bağlarken, Miller, sonuca delil arayışı içinde şuurlu, bilgi ve irade sahibi biri ve iradî olarak sebep üretmeye çalışmaktadır. Bu ise, düpedüz hokkabazlıktır.

 

Evrimciliğin de, materyalist bilimciliğin de müthiş bir çelişkisine daha temas etmek gerekiyor.

 

(1) İddiaya göre, varlıkta terakki esastır.

(2) Terakkiyi ve evrimi tetikleyen, değişen şartlar ve bunlara uyum (adaptasyon) mecburiyetidir. (3) Uyumla hayatta kalan başarılı fertler, karakterlerini nesillerine aktarır.

(4) Düşünce, hayal, tasavvur, vb. beyindeki birtakım biyo-kimyevî faaliyetlerden ibarettir.

 

Bu iddialardan çıkacak en tabii sonuç, her yeni merhaledeki varlıkların önceki merhaledekilerden ileri bir beyne sahip olması gerektiğidir. Oysa karınca, arı, ipek böceği gibi, her bir kabiliyet yönünden insandan ileri bir hayvan türü muhakkak vardır. Burada, her varlık bu ileri kapasitesiyle zaten hayatta kalıyor itirazı yapılabilir. Bu ise, varlıkta gaye ve vazifenin organizma ve var oluştan önce geldiğini gösterir ki, evrimi de, materyalizmi de yıkar. K. R. Popper, evrimle ilgili şu hükmü verir: “Darwinizmin test edilebilir bilimsel bir teori olmadığı, buna karşılık metafiziksel bir araştırma programı olduğu sonucuna varmış bulunuyorum.”

 

 

*

Evrim hipotezine göre bütün hayat, ölü, cahil, şuursuz maddeden dünyanın en gelişmiş laboratuvarlarında bile üretilemeyen canlı bir ilkel hücrenin meydana gelmesiyle başlamış, yolda kendini kopyalama metoduna ve kendini sürdürme ve terakki mücadelesi içinde adaptasyon mecburiyetiyle rastgele mutasyonlara ve natürel seleksiyona uğrayarak milyonlarca çeşit bitki, hayvan türü ve insan neslini üretmiştir.

 

Mutasyon, kromozom veya genlerdeki rastgele ve tevarüs edilebilir değişmelerdir. Canlı vücuttaki mutasyonlar, meselâ insan vücudunu meydana getiren 100 trilyon hücreden bir tanesinin mekanizmasındaki bozulmanın bugün insanlığın tedavide aciz kaldığı kansere sebep olması gibi, genellikle canlılığın aleyhinde sonuçlar doğurmaktadır. Ayrıca, canlı hücre, yüzlerce farklı proteinden; proteinler, 1000-1500 aminoasidin tam bir düzen içinde dizilmesinden; aminoasitler, karbon, azot, hidrojen gibi atomların farklı şekillerde birleşmesinden meydana gelir. Bu dizilme ve birleşmede en küçük bir hata, işlemi neticesiz kılar. Bu proteinlerden, meselâ oksijenli solunumda görev alan Sitokrom-C’nin tesadüflerle oluşma ihtimalini Türkiyeli bir evrimci, “Bir maymunun daktiloda tuşlara rastgele vurarak insanlık tarihini hiç yanlış yapmadan yazma ihtimali”yle kıyaslamaktadır. Bugüne kadar yapılan deneyler de, bırakın böyle bir ihtimalin gerçekleşmesini, onun tam tersini ortaya koymaktadır.

 

ABD Houston Baylor Tıp Fakültesi’nde beyaz fareleri renkli fare haline getirebilme üzerinde çalışan Paul Overbeck ve arkadaşları, bu maksatla pigment üretilmesinde rol alan renk genini, beyaz farenin döllenmiş embriyosuna zerkettiler. Sonra bu farenin yavrularını çiftleştirdiler ve torunlarda herhangi bir renk değişimi görülmediği gibi, tersine yarısı bir hafta içinde öldü. Overbeck, bunun sebebini şöyle açıklıyordu: “Fare embriyosuna enjekte ettiğimiz gen, fonksiyonunu kaybetmişti. Embriyonun genom kütüphanesinde bu renk geninin diğer genlerle etkileşimi, bu genin mesajının okunmasını engellediği gibi, diğer genlerin de doğru çalışmasına mani olmuştu. Bütün iç organlar hem ters yerlerde oluşmuş hem de pankreasla böbrekler tamamen hasara uğramıştı. Anladık ki, henüz herhangi bir gen transferini başarabilme şansımız, farede tahmin edilen gen sayısı olan 100.000’de 1’dir. Farenin genom kütüphanesinde bulunan her bir gen, diğer 100.000 gen ile bağlantılı olarak fonksiyon görmektedir. (Discover, 20.8.93)”

“Evrimleşme”nin zirvesi insanın bile “evrim” çağında farelerde 100.000’de 1 ihtimalle gerçekleştirebileceği küçük bir gen müdahalesinin evrimcilerin iddia ettiği gibi tesadüflerle dünyanın 5-10 yerinde 100.000’de 5-10’a çıkacak bir ihtimalle gerçekleşebileceğini varsaysak bile, bu durumda, upuzun evrim sürecinde ara form fosillerinin yanı sıra, bir de mutasyon hasarlarıyla ölmüş milyarlarca hayvan fosilinin bulunması gerekmez mi? Yoksa, ünlü Fransız zoolog P. P. Grassé’ın dediği gibi “Tesadüfü ateizm görüntüsü altında kendisine gizlice tapınılan bir tür ilah haline getirerek,” sadece kavramdan ve iddiadan ibaret bu “ilâh” sayesinde bütün mutasyonların, her bir unsuru diğerleriyle ve bütünle tam bir münasebet içindeki kusursuz kâinatın ve insan vücudunun oluşum sürecinde daima ve mutlaka gerekli neticeyi verdiğini mi kabul edeceğiz?

 

Evrimciler, evrimin üç temel unsurundan türlerin birbirlerinden ne zaman ayrıldıklarını ve evrimi gerçekleştiren mekanizma ile süreçleri izah edemeseler de, tek dayandıkları, canlı organizmalardaki benzerliklerden hareketle, bütün canlıların bir tek atadan evrimleşerek meydana geldiği iddiasıdır. Oysa, meselâ hepsi de aynı malzemeden yapılma ve temel özellikler itibarıyla birbirine benzeyen, dolayısıyla hepsine ortak “bina” adını verdiğimiz, fakat bazı bakımlardan birbirlerinden ayrılan ve cami, okul, hastane, hapishane, ev gibi farklı adlarla andığımız binalar vardır. Bu binalar arasındaki farklılıkları ve isimlerini tayin eden, onların göreceği fonksiyondur; dolayısıyla gaye ve fonksiyon yapıyı, organizmayı belirler ve organik benzerlikler, türlerin birbirinden türediğini asla ispat etmez.

*

Evrimin sadece “bilimsel” bir teori olduğunu düşünenler yanılıyorlar. Onun, hem kaynağı hem neticeleri itibarıyla dünya görüşünden tarih görüşüne, ekonomiden siyasete, felsefeden dine ve metafiziğe, oradan ahlâka kadar pek çok tesirleri, yankıları ve yönlendirmeleri söz konusudur.

Darwin, Türlerin Kökeni’nde, “Başlangıçta bir veya birkaç biçime (Yaratıcı tarafından üflenmiş) hayata dair bu görüşte bir ululuk var,” diyor; “bu gezegen genel çekim kanununa göre dairevî hatlarla ilerlerken, oldukça basit bir başlangıçtan en güzel ve en harika biçimler evrimleşiyor.” diye ilave ederek Hıristiyanlık’la ilerlemeciliğin karışımı bir görüş ortaya koyuyordu. Sürekli ilerleme (terakki) görüşü, Condorcet, Comte ve Hegel gibi Darwin öncesi filozof, sosyolog ve tarih felsefecilerinde de vardı, fakat Darwin’in biyolojik evrim hipotezi bu görüşe, “sosyal evrim” iddiasına, bir “tabiat kanunu” olma özelliği, “bilimsel” bir temel sağladı. Darwin’in evrimciliği, esasen İlkçağ Roma filozoflarından Lucretius ve bizzat Darwin’in dedesi Erasmus’ta da izlerine şahit olduğumuz tabiî ayıklanmaya dayanıyordu. Bu hipotez, bilâhare görüşünü kısmen tadil etmiş de olsa, “Nüfus geometrik büyüyor, yeryüzünün kaynakları ise aritmetik olarak artıyor.” diyerek, İngiltere’deki fakirlere yardım yasasına karşı çıkıp, güçlülerin ayakta kalmasının bir kanun gibi görülmesine yol açan papaz Thomas Malthus’tan “esinlenmişti.” Dolayısıyla, hayatta güçlülerin ayakta kalıp, zayıfların yok olmaya mahkûm bulundukları iddiasının kaçınılmaz ve “bilimsel” bir sosyal hayat ve tarih prensibi olarak benimsenmesine sebep oldu. Bu ise nihayet “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler!” şeklinde ifade edilen acımasız kapitalizme, ırkçılığa, güce tapınmaya ve emperyalizme yine “bilimsel” zemin teşkil etti.

 

Irkçılık, bizzat Darwin’de de vardı. 3 Temmuz 1881 tarihinde W. Graham’a yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Tabiî ayıklanmaya dayalı mücadelenin medeniyetin ilerleyişine sizin zannettiğinizden daha fazla yarar sağladığını ispatlayabilirim. Düşünün ki, birkaç yüzyıl önce Avrupa, Türkler tarafından işgal edildiğinde Avrupa milletleri ne kadar risk altında kalmıştı… Avrupa ırkları, yani medenî ırklar, hayat mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan geleceğine baktığımda bu tür aşağı ırkların çoğunun medenîleşmiş yüksek ırklar tarafından yok edileceğini görüyorum.” Darwin de, tarihi düz bir çizgi halinde sürekli ileriye, daha güzele ve daha doğruya giden bir süreç olarak gören felsefe de açıktır ki, tam bir yanılgı içindeydi. Bu tür görüşler, 19’uncu asırdaki Batı emperyalizmine “bilimsel” zemin teşkil etmek için uydurulmuş, en azından zemin teşkil eden safsatalardı.

 

Evrim hipotezinin temelini teşkil eden tabiî ayıklanma, hayatı bir mücadele olarak takdim ettiği için bu hipotez, hem savaşları, hem acımasız rekabeti, mücadeleyi kazananı “en iyi” görmekle de kazanma adına her yolu meşrulaştırmaktadır. Darwin’e ve sosyal Darwinizm’in kurucusu kabul edilen Herbert Spencer’e göre de, –evrimciliğin ahlâk felsefesinin ifadesi de olarak—iyi, daha çok evrimleşen, kötü ise daha az evrimleşendir. Alman tarihçi Heinrich von Treitschke, “Zayıflar yok olmalı ve yok olmaları da adalettir.” derken, aynı yolun yolcularından Andrew Carnegie, “en yüksek insanî başarıların dinamikleri” olarak ferdiyetçilik, özel mülkiyet, servet biriktirme ve rekabet kanununu yüceltmekte, Rockefeller, “İşin büyümesi, en uyumlunun hayatta kalmasıdır.” diyerek, kapitalizmi takdis etmektedir. İradenin yerinde ve gerektiği ölçüde kullanılmasıyla bazı insanların üstün insan, ‘Süpermen’ olmaya doğru tekâmül edeceğini ve ‘Süpermen’in kendi kendisinin efendisi olarak, klasik düşüncede Tanrı’ya atfedilen mertebe ve otoriteye ulaşabileceğini ileri süren nihilist F. Nietzsche’yi bu iddiaya sevk eden bir sebep de yine evrimcilikti.

 

Evrimciliğin bu içtimaî, siyasî, felsefî, ahlâkî sonuç veya sebeplerinden başka inanca taallûk eden sonuç ve/veya sebepleri üzerinde inşallah gelecek hafta duracağız.

*

Önceleri katıksız Darwinist olan ama araştırmaları kendisini evrimin bilinen iddialarının yanlışlığına götüren ABD Lehigh Üniversitesi’nden biyokimyacı Michael Behe, 1996’da “Darwin’s Black Box”ını yayınladı.

Bu kitabında, bir hücrenin varlığı ve fonksiyonu için mutlak gerekli çok sayıda kompleks unsurun aynı anda bulunması gerektiğini izah etti ve buna “indirgenemez komplekslilik” adını verdi. Bu, “Bir bütünün varlığı, tüm parçalarının aynı anda ve tam fonksiyon görür şekilde bir arada bulunmasını gerektirir; yokluğu ise, bir parçanın yokluğu ile mümkündür.” küllî kaidesinin ifadesiydi. Evrim faraziyesine göre ise böyle bir oluşum, yüz milyonlarca yıl alan tesadüfî mutasyon, varyasyon (çeşitlenme) ve tabiî ayıklanma yoluyla gerçekleşmişti. Bu durumda, milyonlarca yıl bütünü meydana getirecek unsurların rastgele ve hiçbir fonksiyon görmesi mümkün olmayacak şekilde yığılması gerekiyordu. Bu ise evrim adına hiçbir seçilim avantajı sağlamayacağı gibi, Behe, “Bilimsel literatürde herhangi bir gerçek ve kompleks biyokimyevî sistemin moleküler evrimle nasıl meydana geldiği veya gelebileceği üzerinde tek bir yayın yoktur.” diyordu.

Bu gerçek, mahut ateist Richard Dawkins’e soruldu. Cevap şu oldu: “O konuda düşünmekle mücehhez en iyi kişi değilim, çünkü biyokimyacı değilim. Ama Behe tembelliği bırakmalı ve kamçının (flagellum) nasıl evrimleştiğini düşünmeli.” Yani, önce evrime inanacağız, sonra da araştırmalarımızı bu inancımızı doğrulama istikametinde yapacağız. O gün bu gündür Dawkins ve bir diğer ünlü evrimci Stephen J. Gould, klasik evrimci taktiği olarak, sadece Behe’yi “yaratıcılık taraftarı” olmakla suçlayageldiler.

Geçen yıl eylül ayında ABD’de televizyon kanalı Public Broadcastig Service, Bill Gates’in ortağı mültimilyarder Paul G. Allen’in 15 milyon dolarla finanse ettiği sekiz saatlik bir evrimi “ispatlama” kampanyası yaptı. Sekiz saat, Miller-Urey deneyi, Haeckel’in embriyosu, kuşların kemiklerinin, atın bacaklarının ve insanın ellerinin birbirine ne kadar benzediği, İngiltere’deki koyu renkli kelebekler ve ispinozun gagası gibi evrime delil oldukları çürütülmüş iddialar dışında, lezbiyen ilişki, AIDS, feminizm, eşcinsellik, yağmur ormanları ve insanların tür çeşitlenmesine tehditleri gibi konularla dolduruldu.

Nedir bunların sebebi ve evrim iddiasının arkasındaki gerçekler?

Bilimler, varlığını kâinattaki “kanun” denilen değişmez genel prensiplere borçludur. Bu ise varlıktaki muhteşem ve sarsılmaz düzeni, varlıklar arasındaki kopmaz bağları ve münasebetleri; düzen, varlıktaki gaye ve hedefi, bütün bunlar, mutlak bir iradeyi ve tek tek her varlıkla birlikte bütün varlıkları aynı anda kuşatan bir ilmi gerektirir. Bir çay kaşığına sığabilecek boyuttaki bir DNA zincirinin, bugüne kadar dünya üzerinde basılmış bütün kitaplardaki bilgiyi ihtiva edebilecek kapasitede olduğu belirtilmektedir. Ayrıca, matematik ilmi, “500 aminoasitten oluşan bir proteinin aminoasit diziliminin tesadüfen doğru çıkması, 10950 (10 üzeri 950), yani 0’dır.” der. Bütün bunlar, Allah’ın varlığına açık delildir. Oysa R. Dawkins, “Darwin Türlerin Kökeni’ni yazmadan önce dünyaya gelseydim, ateist olabileceğimi hayal bile edemezdim. Ateizm, Darwinizm’in mantıkî sonucudur.” derken, bir diğer evrimci Michael Walker, “Kabul etmeliyiz ki, birçok bilim adamının Darwin’in teorisini kabul etmesinin tek sebebi, bu teorinin bir Yaratıcı’nın varlığını reddetmesidir.” itirafında bulunur. Batı’da asırlar süren din-bilim kavgasında inkârcılığı devralan evrimcilik, Allah’ı ve dini inkâr adına Allah’ın en önemli sıfatı, dinin temeli yaratıcılığı reddetme esası üzerine oturur.

Allah’ı ve dini inkârın ve dolayısıyla evrimciliğin diğer sonuçları olarak, Cornell Üniversitesi’nden meşhur biyoloji tarihçisi William Provine, şunları zikreder: 1) Ölümden sonra hayat yoktur. 2) Ahlâkî değerler, nihaî olarak her türlü kesin temelden yoksundur. 3) Hayatın nihaî olarak hiçbir anlamı ve gayesi yoktur. 4) İnsan için özgür irade diye bir şey söz konusu değildir. Evrimcilik, budur.

Ali Ünal

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir