Tıp alanında bir StartUp Macerası – 2. Adım

chan-zuckerberg-initiative-1

Geçenlerde Mark Zuckerberg ve eşi bütün hastalıkların tedavisini bulmaya çalışacak bir vakıf kurduklarını ve servetlerinin büyük bir kısmını buraya bağışladıklarını açıkladılar.

Halbuki çok daha iyisini çok daha hızlı yapmak mümkün.

Kıyamete kadar okunacak Kur’an bizim bütün ihtiyaçlarımıza cevap verdiği gibi Tip sahasında da yol göstermiştir.

“Ve onu İsrail Oğulları’na bir rasûl olarak gönderecektir.” (O da, kendisini onlara misyonunda tecelli eden ana hususiyetleriyle şöyle takdim eder:) “Hiç şüpheniz olmasın ki, size Rabbinizden bir âyetle, apaçık bir delille geldim: Sizin için çamurdan kuş şeklinde bir şey yapar ve içine üflerim de, Allah’ın izniyle bir kuş oluverir.

Yine, Allah’ın izniyle, (anadan doğma) körü ve alacalıyı (cüzzamlı) iyileştirir, ölüleri diriltirim.
Ne yediğinizi ve evlerinizde neyi biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer şimdiye kadarki iman iddianızda samimi, gerçekten mü’minlerseniz, bütün bunlarda sizin için (benim peygamberliğimi ortaya koyan) apaçık bir delil vardır.”
Âl-i İmrân Sûresi, 3:49
Buna benzer ayetlerin teknolojiye yol haritası olduğunu anlataca Bediüzzaman, 20. sözün 2. makamında yukarıdaki ayeti şöyle tefsir eder;

“Kur’ân, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın nasıl ahlâk-ı ulviyesine ittibâa beşeri sarihan teşvik eder. Öyle de, şu elindeki san’at-ı âliyeye ve tıbb-ı Rabbânîye remzen tergib ediyor. İşte, şu âyet işaret ediyor ki, en müzmin dertlere dahi derman bulunabilir. Öyle ise, ey insan ve ey musibetzede benî Âdem! Meyus olmayınız. Her dert, ne olursa olsun, dermanı mümkündür. Arayınız, bulunuz. Hattâ ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür.
Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisan-ı işaretiyle, mânen diyor ki: “Ey insan! Benim için dünyayı terk eden bir abdime iki hediye verdim: biri mânevî dertlerin dermanı, biri de maddî dertlerin ilâcı. İşte, ölmüş kalbler nur-u hidayetle diriliyor. Ölmüş gibi hastalar dahi onun nefesiyle ve ilâcıyla şifa buluyor. Sen de Benim eczahane-i hikmetimde her derdine deva bulabilirsin. Çalış, bul. Elbette ararsan bulursun.

İşte, beşerin tıp cihetindeki şimdiki terakkiyâtından çok ilerideki hududunu şu âyet çiziyor ve ona işaret ediyor ve teşvik yapıyor.”

Ali Ünal abi bu ayeti şöyle tefsir etmiştir;
“Her peygambere verilen mucize, o peygamberin döneminde en revaçta olan ilim ve fen sahasında ve o ilim ve fenni âciz bırakacak seviyede olduğu gibi, o ilim ve fennin Kıyamet’e kadar ulaşabileceği nihaî hududu da tayin eder.
Hz. İsa’nın Kıyamet’e yakın yeryüzüne inmesiyle ilgili hadis-i şeriflerden, O’nun misyonundan hareketle,Kıyamet’e yakın
  • tıp ilminin her zamankinden daha fazla önem ve değer kazanacağı, dolayısıyla
  • tıp ilminde çok büyük gelişmelerin olacağı ve
  • o zamanda İseviyet’i temsil edenlerin, bir yandan iman nuruyla kalbleri diriltirken, bir yandan da tıp ilmiyle maddî hastalıklara çare olacakları manâsı çıkarılabilir.

Hz. İsa’nın, kavmine mucizelerini anlatırken Allah’ın izniyle kaydını ihmal etmemesi, mucizelerinde asıl kaynağın ve onları yaratanın Allah olduğu, dolayısıyla, bunlara bakılarak kendisinde ulûhiyet veya ondan bir pay bulunduğu gibi bir vehme gidilmemesi gerektiği konusunda ciddî bir uyarıdır.”

 

İşte bununla alakalı gerekli bilgi birikimini toparlaya çalışırken belki de kutup yıldızı Ali İhsan Tola abi ve geriye bıraktığı çalışmaları olacak.

Onun üzerine çalışırken yararladığı 30 yakın osmanlıca eser olduğunu bunlardan birininde Hayatizate Mustafa Efendi’nin 2 cilt olarak latin harfleri ile de basılmış şifalı bitkiler calismasi olduğunu öğrendim.

Onunla ilgili toparlayabildiğim bilgiler aşağıdaki gibidir;

ottoman_turkish_medical_ethics_05
HAYÂTÎZÂDE MUSTAFA FEYZÎ  (ö. 1103/1692)

Osmanlı tıp âlimi, hekimbaşı.

Hayatının ilk yılları hakkında fazla bilgi yoktur. Yahudi dönmesi olup İslâmiyet’i kabul etmeden önceki adının Moche Ben Raphael Abravanel olduğu belirtilir. Silâh- dar Fındıklılı Mehmed Ağa, onun babası Hayâtî’den ve diğer yahudi hekimlerin- den tıp eğitimi gördüğünü, öteki hekim- ler gibi şifâhânede yetişip medreselerde ilim tahsil etmediğini, ancak bilgisiyle bütün hekimlerden üstün olduğunu, bu özelliğinden dolayı IV. Mehmed’in salta- natının ilkyıilarında (1648) Turhan Vâlide Sultan’ın dikkatini çekerek onun vasıta- sıyla İslâmiyet’i kabul ettiğini ve az za- manda “etibbâ-i hâssa” arasına girdiğini yazar (Târih, II, 578). Bir müddet Süley- maniye Tıp Medresesi’nde müderrislik- te bulunan Hayâtîzâde, yine bir mühtedî olan Hekimbaşı Sâlih b. Nasrullah b. Sel- lûm’un vefatı üzerine 3 Rebîülâhir 1080′- de (31 Ağustos 1669) hekimbaşı oldu ve kendisine ayrıca Kudüs-i şerif kadılığı pâ- yesi verildi. Uzun süren hekimbaşılığı sırasında Tekirdağ, Malkara arpalıkları ile Ağustos 1678’de Edirne, Haziran 1684′- t e İstanbul kadılığı pâyelerini aldı. 1100 Şevvalinde (Temmuz 1689) Anadolu kazaskerliği pâyesi, ardından Pravadi ve ikinci defa Tekirdağ kazaları arpalığı kendisine ihsan edildi (Şeyhî, il, 69-70).

Kaynaklarda döneminin en bilgili ve hâzık hekimi olduğu belirtilen Hayâtîzâde, uyguladığı tedavi usulünün fayda etmediği II. Süleyman’ın vefatı üzerine muhaliflerinin de tesiriyle kusurlu bulunarak II. Ahmed’in cülüsunun (23 Haziran 1691) hemen ardından görevinden alındı.

Silâhdar Mehmed Ağa, onun azlinde Rumeli Kazaskeri Hekimzâde Yahyâ Efendi’nin ve diğer bazı hekimlerin önemli rol oynadıklarını; bunların II. Ahmed’in tahta çıkması esnasında bir heyet halinde Şeyhülislâm Ebûsaidzâde Feyzullah Efendi’nin huzuruna çıkıp Hayâtîzâde’nin ulemâ meclisine devam etmediği, yahudilerle sürekli irtibat halinde bulunduğu, hıyanet üzere olup Müslümanlığımdan şüphe duydukları, Yahudiliğe yeniden döndüğü yolunda şikâyette bulunduklarını; durumdan haberdar olan 11. Ahmed’in onun hıyanetine inanmayıp eğer kardeşine uyguladığı tedavide bir hatası varsa azledebileceğini söylediğini, ancak ulemâ heyetinin ısrarı karşısında onu görevden aldığını yazar (Târih, II, 578-579). Defterdar Mehmed Paşa ise, 11. Süleyman’dan fazla perhiz yapmasını isteyip “mâ-i mukattardan dahi men’ eylemekte ifrat etmekle” ölümüne sebep olduğu yolundaki şikâyetler üzerine önce azledilip sonra İstanbul’a gönderilerek Yedikule Zindanı’na hapsedildiğini, yerine ise “evlâd-ı Arab”dan tanınmayan bir kişinin getirildiğini belirtir (Zübde-i Vekâyiât, s. 398). Hayâtîzâde, hekimbaşılıktan ayrıldıktan sonra arpalığı olan Tekirdağ kazası da kendisinden alınmış ve çok geçmeden 1103 senesi sonlarında (Ağustos-Eylül 1692) vefat ederek Edirnekapı Mezarlığı’na gömülmüştür.

Hekimlikteki üstün başarısından dolayı “Bukrât-ı zamân, Câlînûs-ı devrân, hükemâ-yi Eflâtun-ı sânî” unvanlarıyla anılan Hayâtîzâde birçok hekim yetiştirmiştir. Hekim Şa’bân-ı Şifâî bunların en ünlülerindendir. Hayâtîzâde’nin Latince’yi ve bazı Batı dillerini bildiği kaleme aldığı eserlerinden anlaşılmaktadır.

Ayrıca onun, 1666 yılında Edirne’de IV. Mehmed’in huzuruna çıkarılan yalancı mesîh Sabatay Sevi ile padişahın konuşmasında tercümanlık yaptığı rivayet edilmektedir (Galante, s. 13-14).

Hayâtîzâde’nin tıp alanındaki başarılarından biri de tenzu kursları terkibindeki acı maddelerin birkaçını çıkarıp yerine koyduğu bazı maddelerle rengi hoş ve tadı güzel tenzular elde etmiş olmasıdır. Bu kurslar faydalı ve lezzetli olduğu için Osmanlı toplumunda çok revaç bulmuştur (Ünver- Sözen, s. 16-18, 47). Ayrıca her yıl hekimbaşı tarafından hazırlanan macunu Rûmî 9 Mart’ta padişaha, ailesine ve devlet büyüklerine sunma usulünü ilk başlatanın Hayâtîzâde olduğu söylenmektedir (Adıvar, s. 113).

Hayâtîzâde, Osmanlı tıp tarihinde bu adla anılan hekimler ailesinin ilk ferdidir. Oğlu müderris Ahmed Efendi’den olma torunları Hayâtîzâde Mustafa Feyzî ve Mehmed Emin Efendi ile onun soyundan gelen Hayâtîzâde kethüdâsı Mehmed Said Efendi hekimbaşılık görevinde bulunmuşlardır. Aynı zamanda Hayâtîzâde Hafîdi diye tanınan Mehmed Emin Efendi hekimbaşı iken şeyhülislâm olan ilk kişidir (İlmiyye Salnâmesi, s. 521-522). Bursalı Mehmed Tâhir’in, Hayâtîzâde’nin talebesi olduğunu kaydettiği Ebü’l-Feyz Mustafa et-Tabîb de (Mustafa Feyzî b. Mehmed b. Ahmed et-Tabîb) tıp alanında eserler vermiş başarılı bir hekimdir (Osmanlı Müellifleri, III, 237). Bazı kaynaklarda isim benzerliğinden ötürü bu hekimler, özellikle de dede ile torun Hayâtîzâdeler birbirine karıştırılmıştır (a.g.e., III, 232- 233; Brockelmann, GAL, II, 595). Bu karışıklık onların kabirleri için de söz konusudur. Halbuki Hayâtîzâde Edirnekapı’da, torunu ise Eyüpsultan’da medfundur.

physician_examining_patient_sabuncuoglu

 

Eserleri

Resâilü’l-müşiiyye li’l-em- râzi’l-müşkile. Brockelmann bu eseri bir yerde Hayâtîzâde Mustafa Feyzî’ye (GALSuppl., II, 667), başka bir yerde ise torunu Mustafa Feyzî’ye (GAL, II, 595) ait gösterir. Beş risâleden oluşan eser Hamse-i Hayâtîzâde olarak da bilinir (yazmaları için bk. Şeşen, s. 215-218). Kitabın önsözünde müellif, illet-i merâkıyye ile sevdâ-yı merâkıyye hastalıklarının halk arasında yaygın olduğunu, fakat Arap ve İranlı hekimlerin bu iki hastalığı ayırt edemediklerini, bu sebeple İslâm tıp literatürü ile Latin kaynaklarından faydalanmasının yanında kendisinin de hastalar üzerinde denediği ilâçların sonuçlarını ilâve ederek ilk iki risâleyi meydana getirdiğini belirtir (İÜ Ktp., TY, nr. 7114, vr.lb-2a). Ayrıca hummâ-yi vebâiyye (hummâ-yi redîe) hastalığının İslâm tıp literatüründe adından söz edildiği halde tedavisine dair bilgi bulunmadığını, pilika ve maraz-ı ifrenç (frengi) hastalıklarına ise hiç yer verilmediğini, bu sebeple IV. Mehmed’in bu hastalıklara dair Türkçe bir kitap yazmasını kendisinden istediğini anlatır ve eserini padişaha takdim ettiğini söyler. Kitapta yer alan risâleler şunlardır;

 

  • a) Risâle-i İllet-i Merâkıyye. Bir giriş ve dokuz fasıldan oluşan risâlede sırasıyla hastalığın adı, hastalığa sebep olan maddenin ortaya çıkışı, yerleştiği organlar, sebep ve belirtileri, alınacak tedbirler, kullanılacak ilâçların terkibi, hastanın ıstırabının dindirilmesi ve hastalığın sonucu hakkında bilgi verilir. Bu hastalık, karın bölgesindeki merak zarının (hypo- condrium) altında bulunan masarika damarlarına (mezenteryal lenfler) kötü mizaçlı ateş ârız olduğunda ortaya çıkar; bundan dolayı hastalığa “illet-i merâkıyye” adı verilmiştir. Bu organlarda çok gaz bulunduğu için hastalığa “illet-i rîhiyye” de denilir. Bu risâlede Hayâtîzâde’nin başlıca kaynaklari Jean Frenel’in İlel-i A’râz’ı, ayrıca Daniel Sennert, Hieronymus Fabricius, Portekizli Zacutus Lusitanus ile Rodrique Fonseca ve daha başka bazı Latin müelliflerinin eserleridir,
  • b) Risâle-i Sev- dâ-yı Merâkıyye. Bir giriş ve yedi fasıl- dan meydana gelen risâle, illet-i merâkıy- ye ile sevdâ-yı merâkıyye arasındaki far- kı açıklamak üzere kaleme alınmıştır. Risâlede Felix Platter ve Felix Platter ve Anton gibi hekimlerin adı geçtiğine bakılırsa müellifin Latince literatürden faydalandığı söylenebilir.
  • c) Risâle-i Maraz-ı Efrencî. Frengi Risalesi adıyla da anılan eser yirmi beş fasıldan ibaret olup hamsenin içinde yer alan en uzun risâledir. Müellif, bu hastalığın adının nereden geldiğini anlattıktan sonra hastalığı ilk teşhis eden hekimlerin Antonio Benivieni (ö. 1502) ve Girilamo Fracastoro (ö. i 553) olduğunu söyler. Ardından hastalığın belirtileri, sebepleri ve bulaşması hakkında bilgi verilir. Frengi tedavisinde kullanılan ve Türkçe’de “mukaddes ağaç, haşeb-i enbiyâ, peygamber ağacı” gibi adlarla anılan “palosento” ve diğer ilâçların özellikleri ayrıntılı bir şekilde anlatılır. Bu konuda “duhân-ı zeybak” (civa yağı) kullanımı üzerinde önemle durulmakta ve bunun nasıl uygulanacağı anlatılmaktadır,
  • d) Risâle-i Emrâz-ı Filika. Sekiz bölümden oluşan risâlede önce hastalığın adının Latince ol- duğu ve “kıvrılmış, keçeleşmiş saç” anlamına geldiği belirtilerek bunun bir deri hastalığı olduğu anlatılır. Önceki tıp literatüründe bulunmayan ve Osmanlı ülke- sinde de görülmeyen bu hastalığın Lehistan (Polonya), Macaristan, Avusturya, Rusya ve İsveç’te yaygın olduğu, buna “seretân-ı hafî” de (gizli kanser) dendiği anlatıldıktan sonra belirti ve tedavi yöntemleri üzerinde durulur,
  • e) Risâle-i Hummâ-yı Redîe. Hummâ-yı Vebâiyye adıyla da anılan eser on üç fasıldan oluşmaktadır. Önce hastalık hakkında genel bilgi verilmekte, maddesinin redî (ha- bis) olmasından dolayı Latince’de bu has- talığa “malıgna” adı verildiği belirtilmektedir. Ayrıca hastalığın bulaşıcı bir mahiyette olduğu söylenmekte ve tedavide uygulanacak yöntem ve ilâçların terkibi hakkında ayrıntılı bilgi kaydedilmektedir. Risâlede Mercado, Fonseca, Amato ve Fragozo adlı hekimlere atıflar yapılmaktadır. Adıvar’a göre Hayâtîzâde, Fonse- ca’nın, Almanya’nın Aşağı Pfazl eyaletinde yaygın ateşli bir hastalığı konu alan Tractatus de febrium acutorum et pestilentium adlı Latince eserinden faydalanmıştır. Tıp tarihçilerinin tifüse benzettikleri bu hastalığın mahiyeti tam olarak anlaşılamamıştır.

Hayâtîzâde’ye bazı eserlerin isnat edildiği görülmektedir. Ebü’l-Feyz Mustafa et-Tabîb’in, hocası Kazasker Feyzullah Efendi adına yazdığı er-Risâletü’l-Feyziyye fîlugâti’l-müfredâti’t-tıbbiyye ile Hulâsatü’t-tıb adlı kitabı Hayâtîzâde Mustafa Feyzî’ye mal edilmiştir (Osman- lı Müellifleri, III, 232; Şehsuvaroğlu v.dğr., s. 101; Baytop, s. 40-41).

Risâletü’l-Feyziyye’yi bugünkü Türkçe’ye çeviren Hadiye Tuncer de (Yabani Bitkiler Sözlüğü, 1-11, A n k a r a 1974) eseri Hayâtîzâde’ye nisbet etmiştir.

Ayrıca Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde bulunan (Veliyyüddin Efen- di, nr. 2543/3) Risâle fî taktîri’1-miyâh ona isnat edilirse de (Şeşen, s. 218) bunun, müellifin hamsesiyle bir arada bulunmasından kaynaklanan bir yanlış olduğu anlaşılmaktadır. Müşevviku’t-tıb fî emri’l-cimâ’ adlı kitap da anılan katalogda (s. 219) Hayâtîzâde’ye ait gösterilmektedir. Ancak bu eser, Mustafa Ebü’l- Feyz et-Tabîb tarafından Türkçe’ye çevrilmiş müellifi meçhul bir kitaptır.

BİBLİYOGRAFYA :

 

Defterdar Sarı Mehmed Paşa, Zübde-iyiât (nşr. Abdülkadir Özcan), Ankara 1994, s. 398;

Silâhdar, Târih, I, 353; II, 578-579;

Şeyhî, Vekâyiu’l-fuzalâ, II, 69-70;

Râşid, Târih, II, 160, 243;

Sicill-i Osmâni, V, 408, 426-427;

İlmiyye Salnâmesi, s. 521-522;

Hediyyetü’l-‘ârifin, II, 442, 445;

Osmanlı Müellifleri, III, 232-233, 237;

İzzet Kumbaracılar, Hekim-Başı Odası, İlk Eczane, Baş-Lala Kalesi, İstanbul 1933, s. 33;

A. Galante, Nouueaux docaments sur Sabbetai Seul, İstanbul 1935, s. 95, 106;

a.mlf., Les me- deciusjuifs, İstanbul 1938, s. 13-14;

Brockel- mann. GAL, II, 595; Suppi, II, 667;

Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim (Kazancıgil), s. 113, 132, 133, 134;

Süheyl Ünver-Hayrı Sözen, Türk Farmakoloji Tarihi 5: Tenzu Kursları, İstanbul 1960, s. 16-18, 47; [Heyet],

Mufassal Osmanlı Tarihi, İstanbul 1960, IV, 2317;

Bedi N. Şehsuvaroğlu, Eczacılık Tarihi Dersleri, İstanbul 1970, s. 297, 298;

a.mlf. v.dğr., Türk Tıp Tarihi, Bursa 1984, s. 101;

M. Götz, Tûrkische Handschriften, Wiesbaden 1979, IV, 376-379, 384-385, 402- 403;

Turhan Baytop, Türkiye’de Bitkiler İle Tedavi, İstanbul 1984, s. 40-41;

Şeşen, Fihrisü mahtûtâti’t-tıbbi’i-islâmi, s. 215-219;

Necati İşli, Tıp Tarihimizle ilgili Birkaç Mezar Kitabesi, İstanbul 1986, s. 129-133;

Ali Haydar Bayat. “Tıp Tarihimizde Hekimbaşı Hayatizâdeler”, Tıp Tarihi Araştırmaları, sy. 6, İstanbul 1996, s. 109-120;

Bedizel Zülfikar Aydın. “Ebü’l-Feyz Mustafa Efendi ve Ünlü Eseri Risâle-i Fey- ziyye’ye Ait Yeni Bilgiler”, 3. Türk Eczacılık Tarihi Toplantısı Bildiri Özetleri: 3 Haziran

1996, Eskişehir 1996, s. 2; Süheyl Ünver, ” Resâilü Müşfiye: Hayâtizâde Mustafa Feyzi Hamse’si”, Dirim, XXXVIII/5-6, İstanbul 1963, s. 228-231;

a.mlf., “Tıp Tarihimizde Hekim Hayatî-Zadeler”, a.e., XLVH/2 (1972), s. 90-91; İl- gaz Zorlu,

“500. Yılda Unutulan Bir Cemaat: Dönmeler”, TT, sy. 105 (1992), s. 33; “Hayâti- zâde”, EP (ing.), III, 303.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir