Ali Ünal – “Zavallı millet! 10 yılda bir başına gelenlerden ders almaz, her 10 yılda bir aynı musibetlere maruz kalır.”

page_ali-unal-turkiyede-islamcilik-che-guevaranin-kotu-bir-taklidi_686116960

Bütün boyutlarıyla üzerinde her bakımdan çalışmalar yapmayı gerektiren ve ileride de yapılacak bir dönemden geçiyoruz. Bu dönemde, ülkeyi saran ahlâk ve karakter tefessühünü, küçük, günlük ve hasis menfaatlerin nasıl ahlâkî değerlere tercih edilebildiğini, ayrıca, nasıl bir toplumsal hafıza malûlü olduğumuzu acı acı müşahede ediyoruz.

Hz. Bediüzzaman’ın çok önemli 2 tesbiti vardır.

Biri, 1930’ların başında ülkede İslâm adına bir ferec beklentisinin gerçekleşmemesi karşısında şu açıklamayı yapar: “Evet, ufukta emareleri belirmiş bir ferec vardı; fakat camilere bid’atlar girdiği ve halk, Din’e ve kendisine en büyük düşmanlık yapanları, onlarda gördüğü tek bir iyilikle affediverdiği için kaldırıldı.”

Bediüzzaman’ın, Türkiye daha 10 yıllık periyotlara girmeden çok önce, İbrahim Sûresi’nin 5’inci âyetine dayalı olarak yaptığı bir diğer tesbiti ise şudur: “Zavallı millet! 10 yılda bir başına gelenlerden ders almaz, her 10 yılda bir aynı musibetlere maruz kalır.” Hz. Üstad’ın iki tesbitinin de temelinde şu gerçek var: Millet olarak, feraset ve basiretten, dolayısıyla, “Mü’minin ferasetinden korkun; çünkü o, Allah’ın nuruyla bakar.” hadis-i şerifinde ifade buyrulan feraset ve basireti kazandıracak seviyede imandan mahrumuz.

İçinde yaşadığımız dönem, tek parti iktidarının daha fazla sürdürülemeyeceği gerçeği karşısında sistemin, sağ tabana dayanarak sürdürülmesi sürecinin dördüncü dönemidir. Bu süreçte bazıları itibariyle itikadî, bazıları itibariyle amelî nifaktır halkın feraset ve basiretini örten; imanındaki İlâhî nuru alıp götüren; günlük basit ve hasis menfaatleri ahlâkın önüne geçiren. Bu sürecin ilk üç devresi (1950,1960, 1961,1971,1980, 1980,1991,1997,2002) yüksek enflasyon, anarşi, terör ve siyasî ve ekonomik krizler eşliğinde darbelerle bitti ve her bir kriz ve darbe, ülkemize çok pahalıya maloldu. Merhum Menderes, 1959’da olsun istifa ile muhalefete çekilebilseydi; 1980 öncesi siyaset anarşi, ekonomik sıkıntı, toplum içi gerginlikler karşısında ve bir türlü netice vermeyen Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ortak bir tavır ortaya koyabilseydi; adım adım geliyorum diyen 28 Şubat darbesi öncesi, 1994’te Hocaefendi’nin başlattığı ve toplumun bütün kesimlerini kucaklayıcı hoşgörü diyalog fırsatı iyi değerlendirilebilse ve yeterli siyasî basiret gösterilebilseydi, her bir dönemi bitiren büyük krizler ve darbeler yaşanmayabilirdi.

Bediüzzaman’ın milletin yaşadıklarından ders alamamasına, hafızasızlığına, feraset ve basiretsizliğine bağladığı periyotların içinde yaşadığımız dördüncüsü için ise 30 Mart belediye ve 10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı seçimleri bir fırsattı. Ne yazık ki, bu fırsatların heba edilmiş olması bir yana, bu periyot, ağırlaşarak ve arkasında ağır bir enkaz bırakma yolunda devam ediyor. Bir yanda adalet tamamen rafa kalkmış ve hukuk adına umursamazca cinayetler işleniyor; diğer tarafta, Din’e, ülkeye ve insanlığa dupduru hizmetten başka bir “suçu” olmayan bir cemaat hukuksuzluklarla, yalanlar ve iftiralarla bitirilmeye çalışılıyor; bir diğer yandan, ahlâkî tefessüh ve çöküntü, katlanarak sürüyor; bütün bu olup bitenler karşısında sesleri çıkması gerekenler ise, bırakın seslerini çıkarmayı, olup bitenlere destek oluyor. Dolayısıyla bu dördüncü dönem, bu ülkeye ve halka, daha önce ödediği bedellerden çok daha büyüğünü ödetmeye aday. Bu atmosferde, insanlık tarihinin sırt çatlatan yükünü üzerinde taşıyan ve en kritik bir eşikte bulunan Hizmet’in mensuplarına ise müsbet hareketle hizmetlerini katlayarak sürdürme ve Allah’a dua dua yalvarma düşüyor. Onlar bunu yapabildikleri zaman Türkiye, ödeyeceği ağır bedelle birlikte, 70 yıla yakındır içinde süründüğü nifak cenderesinden inşallah çıkacak ve güzel bir bahara uyanacaktır.

Ali Ünal

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir